• 03 Aralık 2019, Salı 16:40
ErolKonal

Erol Konal

Mazi Kalbimde Yaradır// İdealizm Aptallıktır!

Yorgunluğunu bir bardak çay da almamıştı. Düşünceleri savruk, boşlukta yankılanan anlamsız sesler gibiydi.  Ne zaman niyetlense bir şeyler yazmağa hep böyle hissetmez miydi?  Kalkıp kaynamaktan yorulmuş çaydan bir bardak daha almaya üşeniyordu şimdi. Aslında adına yaşam denilen bu ne olduğunu bir türlü çözemediği sür git hallerden, bitimsiz dertlerden, durmayan seslerden, geçmeyen günlerin, ardında sakladığı vaat edilmiş olanı bileni merak etmekten üşenmiyor muydu nicedir?
Başlayamamıştı işte bir türlü yeni romanına. Bahanesi bitmez tembel öğrenciler gibi ha bire mazeret listeleri hazırlıyordu kendine. Listeler havada uçuşuyordu. Çalışma masasının yanları, buzdolabının üzerleri, televizyonların kenarları, odaların duvarları hatta alaturka tuvaletin her yanını sessizce istila etmişti bu bahane listeleri…
Gözlerini sımsıkı yumsa, kulaklarını bütün parmaklarıyla kapatsa, ellerini bağlasa, ayaklarını prangalara vursa da zihni, durmak bilmeyen bir karınca gibi her türlü müşkülü bir şekilde bertaraf ediyor, yorgun bedenini kamçıladıkça kamçılıyor, ısırdıkça ısırıyordu.  Üşengeç ruhunu bir fare gibi kemiren sesler bir şekle, bir manaya bürünmek için adeta onu bir veba salgını gibi, bir sıtma nöbeti gibi kuşattıkça kuşatıyor, sardıkça sarıyordu.
Ne kadar direnirse dirensin, ne kadar kaçarsa kaçsın kelimeler bütün sokak başlarını tutmuş, bütün köşeleri zapt etmiş, bütün yolları kapatmıştı. Etrafındaki çember her saniye biraz daha daralıyor, biraz daha kalınlaşıyor, biraz daha sıkılaşıyordu. Birer yarasayı andıran kelimelerin ortasında bütün yön duygularından mahrum dizleri üzerinde, başını elleriyle, kollarıyla ve bütün bedeniyle bu yarasa sağanağından korumaya çalışıyor, yorgun bedenini küçültebileceği kadar küçültmeyi deniyor, avazı çıktığı kadar bağırmak istese de ne ağzını açabiliyor ne de sesini duyurabiliyordu.
Roman yazmanın neresi zor olabilirdi ki? Gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini belki de yaşadıklarının bir bölümünü alt alta yazsa zaten kocaman bir roman olmaz mıydı? Hani hep demezler mi; 'Hayatımı yazsam roman olur.' Diye.  
Kolaydı da romanı yazmak adı ne olacaktı, bu romanın? Romanın içeriğini mi yansıtacaktı yoksa romana bir gizem mi katacaktı? Tek kelime mi olmalıydı yoksa birden çok kelimeden mi oluşmalıydı? Bir ad yahut sıfat tamlaması mı daha dikkat çekerdi yoksa bir edat veya bağlaç grubu mu? Belki de isim kısmında kocaman bir boşluk yer almalıydı!   Nasıl bir tasarımla piyasaya çıkmalıydı? Bir peyzaj yahut bir panorama mı süslemeliydi kitabın kapağını yoksa bir vazosu devrilmiş bir çiçek veya kanadının biri kırılmış yaralı bir kuş fotoğrafı mı? Yoksa her şeyi editörün inisiyatifine bırakıp küçük bir sahil şehrinde çığlık çığlığa martıların eşliğinde kül renkli bulutların altında hırçın dalgaların kayalıkları dövüşünden yüzümüze çalınan tuzlu deniz suyunun aromasıyla yarısı çoktan soğumuş çayımızla katık ettiğimiz simidimizi üç beş dostla paylaşırken ki halimizin karakalem illüstrasyonuyla mı? Sonra karakter seçimi vardı bir de mekân seçimi, olay örgüsü ve hepsinden önemlisi ne tip bir anlatıcısı olacaktı, bu adına ve kapağının mizanpajına bir türlü karar verilemeyen romanın? 
Roman kahramanının romanın kapakları arasından bir yol bularak kendini ete kemiğe büründürerek yazarın kendisiymiş gibi davrandığı şu dakikada gerçekle kurmacanın bu denli birbirine karışmasına bir anlam veremeyen yayınevi çalışanları ile matbaada baskıya hazırlananların fazla mesai yapmalarının, bir basın açıklaması olmasa da ufacık bir bilgi notuyla dahi olsa bilgilendirilmeyi hak ettiklerine uzak çok uzak sahil kentinin fırtınalarla haşir neşir olan yazarının sorumlu tutulması, hatta bilerek evde unuttuğu telefonundaki sayısız  cevapsız aramayla ulaşılamıyor olması iletişim ve teknoloji çağının parametreleriyle zıtlaşsa da eldeki imkânlar muvacehesinde bir çözümün her daim bulunabileceğini ummaktan öte tuzlu deniz suyuna eşlik eden çöl tozlarıyla bezenmiş toprak renkli yağmurla ıslanmanın tadını çıkaran yazara kabahatler kanunundaki en ağır cezayı reva gören editörüme saygılarımı sunarken bir türlü bitmek bilmeyen cümlenin AR+ pozitif yüklemine ulaşılamadığını hatırlatmak isterim ki, aranan kan bulunduğunda biz de anons kirliliğine bir son verebilelim. 
Bunlarla bitse yine iyiydi: Türü ne olacaktı mesela ve uzunluğu ne kadar? Okuryazarlığıyla övünen bir ülkede kişi başına düşen kitap sayısı ve okuma süresinin neredeyse bir elin parmaklarını geçmediği gerçeğini ne yapacaktı? Hem bunca kelli felli yazar varken kim adı sanı duyulmadık birinin romanını okurdu ki? Keşke bunlarla bitseydi her şey? Hangi yayınevinden çıkacaktı kitabı? Diyelim ki A'dan çıktı; ya B'den , C'den, D'den niye çıkmadı diye romanımı okumazsa insanlar! Hepsi de alfabenin harfleri değil mi canım! Ha E'den çıkmış ha F'den, ha G'den çıkmış ha H'den… Eleştirmenlere gelemedim daha. Yerden yere mi vuracaklar, rezil, utanmaz, bu ne biçim bir roman, roman demeye bin şahit lazım, her önüne gelen hadsiz roman yazarsa ne olacak bu ülkenin hali, yuh, yazıklar olsun, edepsiz, … belki de yere göğe sığdıramayacaklar; ne zamandan beri beklediğimiz, biteyazan romancılığımızın yeni dehası, Türk romanının yeni prensi…
İmza günleri, paneller, forumlar, söyleşiler, röportajlar… 
Değişen hayaller ama değişmeyen hayatlar. Değişen insanlar ama değişmeyen yaşamlar. Değişen sloganlar ama değişmeyen düşünceler. Değişen romanlar ama değişmeyen okurlar.
Buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın, televizyon mu bozuldu değiştirelim. Koltukların modası mı geçti, değiştirelim. Yaşadığımız muhit kazancımızla ters bir orantı göstermeye başladı, değiştirelim. Birdenbire abat olduk eşimizi, işimizi, arabamızı değiştirelim. Telefonların, bilgisayarların yeni sürümleri çıkmış hemen yenileyelim.  
Düşüncelerimizi  onaylamıyorlarsa arkadaşlarımız, değiştirelim. Fikirlerimiz mi örtüşmüyor çevremizle değiştirelim.  Televizyonlarda, radyolarda bizim istediğimiz gibi konuşmuyorsa yorumcular hemen kanalı değiştirelim. Yolda, sokakta, caddede farklı düşüncelere sahip insanlarla mı karşılaştık hemencecik yolumuzu değiştirelim. 
Duvarlara yazmanın dönemi geçtiyse, sosyal medya hesaplarında pervasızca bizim olmayan ama bizimmiş gibi sahiplendiğimiz, bizim düşüncemize paralel, bizim düşüncemizi destekleyen sözleri, resimleri, istatistikleri, grafikleri paylaştıkça paylaşalım, beğendikçe beğenelim ve kim ki bizim gibi düşünmüyor, ne ki düşüncelerimizi tehdit ediyor, ne ki hayata bakış açımıza ters geliyor; akla hayale gelmeyen hakaretlerle, küfürlerle, kaba ve galiz sözlerle yerdikçe yerelim, en ufak bir yaşama hakkı dahi tanımayalım onlara, onları sindirebilmek için bütün mevcudiyetimizle topyekûn seferber olalım. 
 Değişimden anladığımız bu kadardı. Böyle olduğu içinse değişim, dönüşüme evirilemiyordu bir türlü!
Bir zamanlar 'tosun edebiyatı' diye nam salan okul tuvaletlerindeki duvarlara ve kapı arkalarına yazılan onca sözün yaratıcıların bastırılmış duygularının şimdilerde sahte isimlerle, havalı nick namelerle sağda solda mangalda kül bırakmamalarının paçozluğuyla, hoşlandığı kızla kendi adının baş harflerini bir türlü tam olarak benzetemediği kalplerin içinde gizli gizli ağaçlara, banklara kazıyan, onun geçtiği yol kenarlarına,  yaşadığı mahallenin duvarlarına sevda üstüne sözler, şarkılar döşeyen, çantasına, defterinin arasına aşk mektupları bırakanların naifliğinin amansız mücadelesinin dün olduğu gibi bugün de çoğunlukla birincilerden yana neticelendiğini maalesef her gün ekranlardan duyduğumuz, gördüğümüz, bazen bizzat tanık olduğumuz kadına şiddet haberlerinden, kadın cinayetlerinden, çocuk istismarlarından, magandaların saçtığı dehşetlerden, trafik fetişistlerinden üzülerek takip ediyor, bu psikolojik  vakalarını daha büyük sosyolojik vakalara dönüşmemesi için gerekli çözümleri yine üzüm yemek yerine bağcıyı döverek bir kısır döngü içerisinde, fonda 'cendere' müziğiyle çözmeye çabalarken, kaybolup gidiyoruz sanki!
Bir cuma günüydü. Çok realist. Yağmurlu bir cuma günüydü. Çok romantik.  Kasımın yağmurlu bir cuma günüydü. Hem gerçekçi hem duygusal. Günlerden bir cuma idi. Vakitlerden öğle sonrası. Hem masalsı hem vurucu. Ya da haftanın son iş günüydü. Yok, yok Müslümanların bayramı mı desem! Şimdi durduk yere dini, diyaneti alet etmeyelim daha ilk cümlemizden romanımıza. Ama bir kutsiyet, bir gizem katmaz mı efendim, romana? Hani şairin; “Cuma gününün kutsallığını sen onlara anlat…” tamam da evrensellik, hoşgörü, herkesi kucaklamak..? 
Bir gözünü yum bir gözünü kapa ve bir cuma günü başlamıştı her şey deyip, tamam yağmurlu bir cuma günüydü, başla anlatmaya.
Günlerden cuma mıydı yoksa başka bir gün müydü bilemiyorum. Yağmur yağıyordu ve ben her yağmur yağdığında yaptığım gibi şemsiyemi almadan dışarı çıkmaya hazırlanıyordum. Ki hayatımda hiçbir zaman şemsiye kullanmış da değilken. Bilemezdim ki bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı!


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık