• 14 Haziran 2017, Çarşamba 9:00
ErolKonal

Erol Konal

Karne Hediyesi
 “Affan Dede'ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var, ne adım;/
ilmiyorum kim olduğumu.
Hiçbir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.

Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!”*


Şimdilerde karneler eskisi kadar önem arz ediyor mu doğrusu, bilemiyorum! Söylemek istediğim karnenin bir dönemin, bir yılın ürünü olmaktan çok tatili imliyor olması. Zaten teknolojinin her şey olduğu bir çağda 'e-okul'dan karnesini gören öğrencilerin bir heyecan yaşamasını beklemek de beyhudelik olur. Hal böyleyken karne töreni de alelade bir seremoniden öteye geçemiyor!
Çağımız öğrencilerinin karneye karşı takındıkları tavırla kendi öğrencilik yıllarımdaki durumu kıyasladığımda arada oluşan farklılığı anlamlandırmakta epey zorlanıyorum. Nezaketen böyle söylüyorum aslında şimdiki gençlerin tutumlarını hiçbir şekilde anlayamadığımı söylemek daha doğru olur.
Eşyaları, objeleri nesneleri geçtim; aklınıza gelebilecek her türlü canlıyı hoyratça kullanmaktan, incitmekten, kırmaktan imtina etmeyen bir nesille karşı karşıya olduğumuzun bilmem farkında mıyız? Hatta öyle bir nesil ki karşılaştığı her şeyden çok çabuk sıkılabilen, kendini dünyanın merkezinde gören, sadece kendisiyle ilgili olanların önemli olduğunu düşünen, karşısındakilerin duygu ve düşüncelerini neredeyse hiç önemsemeyen, her durumda ve şartta her zaman haklı olduğunu iddia eden ve buna karşılıksa nedense başta ebeveynleri, öğretmenleri ve arkadaşları tarafından hep ama hep yanlış anlaşıldıklarını düşünen bir gençlikle karşı karşıyayız, haberiniz olsun.
Maziye bakıyorum da handiyse bütün karnelerimi saklamışım. Çoğu şimdiki öğrencilerin karneleri gibi baştan aşağı yüzlerle dolu olmadığı gibi içindeki kırıklarla boyun bükmüş dururken. Hani ya hem başarılı bir öğrencilik geçmişimiz olmadı hem de büyük bir adam olamadık diye hep takdir teşekkür alanlara çamur atmakla bir nevi nefsimi körelttiğimi düşünenlere buradan kocaman bir eyvallahtan başka ne diyebilirim ki?
Latife bir yana belki de sorun, teknolojinin her şeyi bu kadar elle tutulur ve hazır hale getirmesi, belki de hiçbir şeyin noksan olmamasından kaynaklanan eldekinin değersizleşmesi hissi, şu an yaşanılan bütün problemlerin nedeni pekâlâ olabilirmiş gibi geliyor bana.
Belli ki her şeyin ulaşılabilir olması, aradığını hiç zahmetsizce buluvermek bir anlamda bireyselliğin yüceltilmesi, benliklerin öne çıkartılıp tekliğin, yalnızlığın, başkalarına muhtaç olmamanın vurgulanması, yaşamak, başarılı olmak için her türlü yolun mubah görülmesinin bir neticesi de saymak doğru olur karşı karşıya olduğumuz benciliğin, değersizliğin ve asla tatmin olamayıp hep yeni arayışlarla bir koşuşturmanın sarmalında düşün(e)meden yaşayıp gitmeyi.
Çizgileri yok oluyor hayatın. Sınırları kayboluyor yaşamın. Hudutlar artık eskisi gibi ayırmıyor bölgeleri. Yıldızlar tek tek çekiliyor semamızdan. Yağmurlar arındırmıyor ruhlarımızı. Bulutlar gölgelemiyor başlarımızı.
Değişiyor ve değiştiriyoruz durmadan. Unutuyor ve hatırlamıyoruz. Görüyoruz ama söylemiyoruz. Duyuyoruz lakin anlamıyoruz. Biliyoruz fakat yapmıyoruz.
Yorgun kalkıyoruz sabahları. Düşlerimiz karabasanlarla dolu. Umutlarımızı kaderin insafına terk eyledik, hayallerimizi bahtımızın yıldızına!
Modası geçmiş yaşamlara hayat hakkı yok! Var olmak hiç böylesine tavan yapmamıştı! Yeni tatlar, yeni tarzlar peşindeyiz!(çuvaldızı yazıcı burada kendine mi batırmaktadır?) Düştük gölgelerimizin ardına koşturdukça koşturuyoruz; tıpkı içtikçe içmeye kanamadığımız deniz suyu gibi.
Kısaltmaya çabaladıkça açılıyor mesafeler. Yaklaştıkça uzaklaşıyor mesafeler. Kapattıkça açılıyor eski defterler. Sustukça gizlenmiyor gerçekler. Yok saydıkça çözülmüyor problemler.
Bir tınısı vardı hayatın, bir ritmi, bir ahengi vardı. Ayrı bir nağmesi, melodisi vardı sonra hayatın. Müziğini yitirdik ruhlarımızın.
Anahtarını kaybettik kalbimizin. Şifresini unuttuk gönlümüzün. Ellerini, ayaklarını bağladık yüreğimizin.
Kendimize el olduk, kendimize yabancı. Yetmezmiş gibi duvarlar tel örgülerle çevirdik her yanı.
İnsanları renklerine göre sınıflandıranları yerden yere vururken, renkler için birbirine düşman olanlara kayıtsız kaldık!
Kirlenen ne sadece dünya, tükenen ne sadece umut, bozulan ne sadece sistem, biten ne sadece zaman değil! Kirlenen de tükenen de bozulan da biten de insan, insan, insan…
Sevmesini unuttuk biz, sevmesini. Karşılıksız, nedensiz, öylesine içten, öylesine samimi sevmesini unuttuk. Birtakım sembollerle, kırık dökük cümlelerle, arada sırada hatır sormakla sevdiğimizi zannettik.
Oysaki sevmek, kelimelerin arkasına saklanmamaktı. Oysaki sevmek, mesafelere sığınmamaktı. Oysaki sevmek, bahaneler, mazeretler üretmemekti. Oysaki sevmek çok çalışmaktı. Oysaki sevmek, kırmamaktı, incitmemekti, pes etmemek vaz geçmemekti.
Sonuç mu? Her şeyi olana ne alınabilir ki? Her şeyi bilene ne anlatılabilir ki? Odaklanma süresi dakikalarla ifade edilebilen bir nesle karne hediyesi olarak boş karneler versek acaba bir şeyler değişir mi?
İyisi mi biz onlara başarılarının devamını dileyelim. İyi tatiller dileyelim. Bol bol dinlensinler, bol bol istirahat etsinler. Kolay değil bu devirde öğrenci olmak. Kolay değil bunca varlık arasında ders çalışmak. Kolay değil bunca sınav içerisinde yıpranmamak.
Duyar gibiyim ne kolay ki diye fısıldadığınızı…

* Çocukluk, Otuz Beş Yaş, Cahit Sıtkı Tarancı, Can yay., 9. bs., sh:163



MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık