• 23 Mart 2013, Cumartesi 10:51
ErolKonal

Erol Konal

İspanya Notları - 5
  Beşinci Gün: Endülüs-Sevilla-Madrid
Ne kadar biliyoruz Endülüs'ü? Ne kadar tanıyoruz? "Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...//Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı..." Yahya Kemal'in  meşhur 'ENDÜLÜS'TE RAKS' şiiri. Bu mu Endülüs? Bu kadar mı?
Sorular yanlış olunca cevaplar nasıl doğruyu göstersinler ki? Bırak Endülüs'ü, kendimizi ne kadar tanıyoruz, ne kadar biliyoruz? Kimiz biz? Daha kendimizi bilmezken yağmalanmış Endülüs'e methiyeler düzmekle meşgulüz. Hem de yağmacıların argümanlarıyla. Hem de insaf sınırlarını zorlayarak. 
Ya kendimiz..? Nasıl bir travmaya maruz kalmışız ki bir türlü yolumuzu bulup aydınlığa çıkamıyoruz? Nasıl bir psikoloji ki biz hep geri, işe yaramaz, tu kaka... Başkaları her daim modern, başarılı, iyi...
Bu nasıl bir lanetmiş ki koskoca imparatorluğu yerle bir ettiği yetmezmiş gibi bir türlü yakamızdan düşmüyor? Nasıl bir komplekse yakalanmışız ki kendi aynalarımız hep puslu, kırık,  karanlık..
" İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;//Biri benim, biri de serseri kaldırımlar." zannıyla sabahın köründe ayaklanıyoruz ki günde altı binden ziyade insanın ziyaret ettiği El-Hamra Sarayına erkenden girebilelim. Bir de ne görelim Endülüs çoktan ayaklanmış. Zifiri karanlığa ve günün pazar olmasına aldırmadan insanlar yollara dökülmüşler çoktan. 
Erken kalkan yol alır. Işık doğudan gelir. Sözlerini heceleye heceleye yetiştirilen bizlerin pratikte bir kez daha teorinin gerisinde kaldığımızın resmidir. Halbuki onlar gemileri yaktılarsa biz de gemileri Haliç'e yüzerek indirmedik. Tam da sırasıydı şimdi kuşluk vaktinde tarih dersinin. Hem sabahleyin sayısal dersler daha verimli mi oluyormuş(!) ne? 
Siz içimden konuştuğuma bakmayın neredeyse vardık El-Hamra Sarayına. Şehre hakim bir tepenin eteğinde sisler içinde yeni ziyaretçilerini beklerken buluyoruz El-Hamra'yı. Niye bu kadar telaş anlayamadım ki ilk biz gelmişiz birkaç Çinli turisti saymazsak. Neyse efendim biletlerimizi alıp giriş saatinin gelmesini bekliyoruz. Malum Avrupa burası. Her şey saati saatine. 
Şimdi bırakın da şöyle bir övüneyim göğsümü gere gere. İlk bendeniz geçiyorum turnikeden. Hani alkış, hani kamera, nerede madalyam? 
Memlekette İngilizceye çuvalla laf et. Şimdi burada vazgeçtim Türkçeden, İngilizce gezi rehberi bulabilirsen oh ne ala! İmdi biz mi milliyetçiyiz yoksa aha bu İspanyollar mı? 
Surlar, kale burçları, kral yolları derken okları takip ederek kurşun atsan yetişmez bir şekilde güzergahı takip ediyoruz. Her köşe başında bir sürpriz, her köşe başında maziye biraz daha dala çıka ve gittikçe kalabalıklaşan insan selinin önünde heybemize nasıl daha çok  hatıra sokuşturabiliriz telaşıyla ilerliyoruz. İmkan olsa da insan her kareyi, her taşı, her anı hafızasına kaydedebilse, gönlüne doldurabilse, içine çekebilse...
Saat ilerledikçe bir örtü gibi El-Hamra'yı sarıp sarmalayan sis de bize acıdığından mıdır bilinmez mahcup bir genç kız edasını bürünen müştemilatı daha iyi görelim diye dürülüp bükülüp gardıroptaki yerine çekiliyor. 
Hayran olmakta ne kadar da acele etmişiz. Az önce dışarıdan seyrettiğimiz kısımların içini hangi güzel sözle anlatırsak anlatalım eksik kalmaya mahkum... Hangi lügati karıştırırsak karıştıralım yine de iktifa etmeyecektir buradaki estetiği anlatmaya kelimeler. Hayran olmak bu olsa gerek. Lal kesilmek dedikleri buymuş demek. 
Mimarideki asaletine, renklerdeki zarafetine, desenlerdeki maharetine, ayet ayet hakikatine, sütunlarıyla kubbelerindeki ahengine, sularındaki şiiriyete en nihayetinde gönüller çelen sükunetine...
Esefle ifade edelim ki bu gördüklerimiz ancak suyunun suyunun suyu dahi değilken. Bunca yağmaya, talana, hor görülmeye ve sahipsizliğe rağmen hala azametinden, kudretinden çok şey yitirmemiş olmasını neredeyse her odasında duvarlara kazınan "La galibe illallah//Allah'tan başka galip yoktur." hükmüne borçlu olmasın. 
Aslında her yolculuk dışa olduğu kadar içedir de biraz. Çoğu zaman daha doğru neredeyse her daim koşuşturmaktan içsel yolculuğu hep erteleriz. Sanırız ki önemli olan nasıl gözüktüğümüz değil nasıl göründüğümüzdür. Oysaki içsel olan görünmekle değil gözükmekle ilgilidir.
 Önünden geçtiğimiz, üstüne bastığımız, sırtımızı verip yaslandığımız her yapının, her taşın, her sütunun bir fotoğraf karesine sığmayacak bir hikayesi, binlerce fotoğrafla görülemeyecek bir  ruhu vardır ki bizim gibi ham seyyahların onları anlamasını beklemek beyhude bir safdillikten fazlası olmayacaktır. 
Yağmalanan tarihle talana uğrayan ruhumuzun hicranlı serencamını bir şişeye koyup geleceğe ısmarlarken gezgine felsefe ne gerek gezgine yeni mecralar gerek sırrınca El-Hamra'nın diğer bölümlerini dolaşalım. El-Hamra Sarayı'nı, aşağı El-Hamra ve yukarı El-Hamra diye adlandırmak yanlış olmaz sanırım. Aralarındaki fiziksel uzaklığı da göz önünde bulundurduğumuzda bu savımızda haksız olmadığımız ortaya çıkacaktır. 
Asırlardır birbirine yarenlik eden El-Hamra'nın surlarla ve doğal engellerle korunmuş iki ana kolunu merak, hayranlık, elem ve hakkıyla anlayamamış olmanın verdiği hüzünle vedaya sıra geldiğinde içimiz kırık, düşüncelerimiz bulanık bir halde belki bir daha diyerek şimdi bütün ihtişamıyla beliren El-Hamra Sarayından Topkapı Sarayına dönüyoruz yüzümüzü.
Acaba vakit kalır mı kalmaz mı diye düşünürken öğle bile olmadan Endülüs'ü fetfeden bizler gizliden gizliye ruhumuza üflenen Sevilla, Sevilla sesini şimdi daha bir gür duyabilmekteyiz. Ruh dediğin seyahatlerde nasılsa bedenin emrindedir; öyleyse Sevilla kaç kilometre uzaktadır?
Sevilla içinden nehir geçen bir şehir kadar güzel, nazlı... Sevilla, kadraja sığmayan katedrali ve özellikle sarayı için görülmeye değer. Sevilla Sarayı kocaman iki kule arasında devasa havuzu ve merkezindeki büyükçe fıskiyesi ile gezmeye insanın gözünü korkutan büyüklüğüyle ve belki de kaç günün vermiş olduğu yorgunlukla olanca heybetine ve ihtişamına ve bir o kadar da görkemine rağmen cazibedar değil. Gönlüm şairin, İstanbul için" Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,//  Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.//  Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü'yada//   Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan." mısralarıyla doluyken, zihnimin yine Yahya Kemal'in " Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden." mısraı oyalamaya başlaması sanırım yersiz olmasa gerek. Bütün bunlara karşılık Sevilla'da bizi karşılayan yağmur bir anda bize bambaşka dünyaları lütfederken insanoğlunun duygularındaki izansızlığı da siz okurların insafına bırakmaktan başka çare kalmıyor, yazıcıya.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık