• 22 Mart 2013, Cuma 9:12
ErolKonal

Erol Konal

İspanya Notları - 4
 Dördüncü Gün: Kurtuba- Malaga
Kaç gündür göğümüzü süsleyen güneş bu sabah pek nazlı. Gurbet ellerde bizimle saklambaç oynamak derdinde. Hafif bir sis kütlesi eşliliğinde Kurtuba'ya tepeden bir selam çakıp buradaki ilk durağımız olan Medinetü'z-Zehra'ya doğru yola koyuluyoruz. 
Navigasyon her ne kadar akıllı gözükse de bazen kafası karışmıyor da değil. Ama henüz bizi tanımıyor. Bilmiyor ki biz de bu inat ve azim varken Medinetü'z-Zehra'ya gidilecek ne yapsa nafile. Etrafı turunçlarla çevrili yollarda iki ileri bir geri derken tek başına saklambaç oynamaktan sıkılan güneş de bu manasız körebeye bir son veriyor. 
Göz alabildiğince bir düzlük ve düzlüğün altına gizlenmiş Medinetü'z-Zehra müzesi. Öyle bir düzlük ki bizim uyanık Türk insanı olsa akşamdan sabaha üzerine ne gecekondular kondurur da şaşıp kalırsınız, işte öyle yemyeşil kırlar göz alabildiğince. Medinetü'z-Zehra'nın kendisi 1-2 kilometre yukarıdaymış. Her on beş dakikada bir tur otobüsü ya da yürümek tercihler arasında. Müze 1,5 avro, otobüs 2,5 avro. Şimdi yanımızda varken matematikçi bize düşmez dört işlem. 
Hava güzel tesellisinden medet umarken kaç gün-dür yürümekten aşınan ayaklar şöyle bir isyaaaannnn moduna bürünecek gibi olsa da el mahkum ayaklar gardiyan kafilenin en önünde yürür buluyorum kendimi. Yorulduysak da değmedi değil hani. İspan-ya'nın güneyinde Akdeniz ikliminin de etkisiyle erken-den uyanan bir tabiatın canlanışına şahit olmanın keyfini yaşamış olduk. Sanki İspanya'da değil de nisan-mayıs ay-larının Giresun'unda dağda bayırda gezerken göre-bileceğin çiçek demetlerinin şu şubat gününde Kurtuba'da seni selamlamalarından daha güzel ne olabilir ki? Hele o rengarenk tırtılların yol boyunca gelip geçen araçların altında kalma pahasına bir o yana bir bu yana koşuşturmalarını seyretmek insanda ne yorgunluk bırakıyor ne de sıla hasreti.-Şimdi Mister Kodat olacaktı ki peşindeki zigotlarla burada.- 
Ve Medinetü'z-Zehra, demek isterdim! Bir tarih bu kadar mı yağmalanır ve bu kadar mı doğanın(!) insafına bırakılır? Yıkılmış, terk edilmiş, sahipsiz, öksüz, yetim ve daha fazlası. Boynu bükük, yalnızlığa müebbet. Gidenlerin yoluna, kalanların insafına hasret. Unutulmuşluğun, unutturulmuşluğun pençesinde nefes almaya çalışan bir mazi. Ve o mazinin talihsiz evlatları. 
Medinetü'z-Zehra, bir kültürün, bir medeniyetin hem bittiği hem başladığı hem de dönüştüğü bir ocak. Medinetü'z-Zehra, kendi hikayesini kendi yıkıntılarına gömen bir lahit. Medinetü'z-Zehra, geçmişin izlerini hala yüreğinde yaşatan mahzun bir gönül. Ve ben dolaşırken yıkıntıların arasında utanmıyor oluşumdan bile rahatsız değilken ve verdiğim pozların pikseliyle daha çok ilgiliyken ve de yarana bir yara da ben açmakla meşgulken seni ne kadar anlayabilir ve anlatabilirim ki ey yalnızlığını bir aba gibi bürünmüş şehir?
Şimdiki durağımız Kurtuba Camii. Ya da bugünkü Cordobalıların tabiriyle Cordoba Katedral Camii. Fazla söze ne hacet. İsterseniz camii en sona bırakalım ve İspanya'nın kendine has mimarisinden bolca örnek sunan ve diğer kentlere nazaran daha bir fazla insan kalabalığının olduğu Kurtuba'nın daracık sokaklarında çoğunluğunu beyaz badanalı ve hatırı görmezden gelinemeyecek sarılarla bezenmiş evlerden müteşekkil sokak aralarında tarihi ve egzotik bir yolculuğa çıkalım. 
Belli ki hafta sonu olmaktan mütevellit bir insan selinin doldurduğu Kurtuba sokaklarında yer yer turist kafileleri de yok değil. Toledo'da tadı damağımızda kalan ikişer üçer katlı ve handiyse birbirine yapışık daracık sokaklarının bir meydana açılan uyumunu tekrarını yeniden yaşamak anlatılmaz. Daracık sokaklarda yürümek insana böylesi bir haz versin akıl alır değil. Birbirinin aynısı binlerce yapı; ama aralarındaki senkronizasyona şaşırmamak elde değil. Bir de bizim çarpık yapılılaşmayı gözünüzün önüne getirin, yok, yok durup dururken keyfimizi kaçırmanın ne manası var?
Bir nehir söyleyin ki içinden geçtiği kenti mamur etmesin, itibarlı kılmasın, güzelleştirmesin, efsaneleştirmesin? Kurtuba da bu talihli şehirlerden. Söyleyenin ağzı dert görmesin. Ne güzel söylemiş, dünyada içinden nehir geçen kaç şehir var bilmiyorum; ama içinden deniz geçen tek sensin eyyy İstanbul! diye. Bir taşına Acem mülkü feda olan memleketim. Efendim işte öyle Kurtuba da nehirlerden yana talihi gülenlerden. Hele o köprüyle Kurtuba Camiinin birbirine kenetlenmiş hali yok mu bir içim su adeta. Böyle bir manzara insanın ömrüne ömür katmaz da ne katar, ey ahali?
Köprünün bir ayağında Kurtuba Camiinin avlusu diğer ayağında kale burcu ve ikisi arasında manzaranın tadını çıkaran hınca hınç bir insan kalabalığı. Ve şimdiye kadar kendilerinden söz açamadığımız İspanya'nın her bölgesinde kendince müzik yapanların bireysel resitalleri.
Kurtuba Camii. Daha doğrusu Kurtuba Katedral Camii Müzesi. Sekiz avro bir kişilik biletin karşılığı. Devasa bir kapıdan girdiğinizde içerinin loşluğuna alışmak için birkaç saniye verin kendinize. Uzayıp giden sütunlar sonsuza açılan kapılar gibi. Mimarın amacı da buymuş haddizatında. 860 civarında sütundan oluşan camiin içinde iki büyük dine ait teferruat bulabilmek mümkün. Özellikle Hıristiyanlığa ait görselliğin tahakkümü kendini ziyadesiyle hissettiriyor. İslamiyet'e dair doneleri görmek için bir hayli alıcı gözle bakmak gerekiyor. Zamanında Kurtuba civarında 3000 civarındaki camii ve mescidden kala kala şu an içinde bulunduğumuz mabedin kalması ister istemez atalarımızın fethettikleri diyarlardaki tapınakları bırakın yok etmeyi bilakis imar etmeyi hayatlarının en kutsi gayelerinden biri saymalarına karşın buradaki kıyıma hüzünlenmemek, kahretmemek kolay mı? Çok şükür ki yıkmaya değil de gönüller yapmaya gelmiş bir neslin ahfadıyız. Ve yine çok şükür ki hala az da olsa içimizde bunca olumsuzluğa rağmen yeşertebildiğimiz umutlarımız var.
Kurtuba'dan Endülüs'e(Granada) uzanırken hiç hesapta olmayan birkaç saatlik Malaga kaçamağıyla günü uğurlamak ve günlerdir hasret kaldığımız deniz özlemini bir nebze de olsun dindirmek, günün yorgunluğunu Akdeniz'in yosun kokan dalgalarında sonlandırmak isteğimize, kaptanımızın akşam akşam icat çıkarmayın serzenişleri bile engel olamamış ki kendimizi Malaga Limanına demir atmış buluyoruz. 
Akşam renklerinin hakim olduğu saatler. Batı ufukları kızıla boyanmış. Eksik olan Ahmet Haşim'se de biz Cahit Sıtkı'yla günün anlam ve önemini belirtmek niyetindeyiz: "Haydi Abbas, vakit tamam;//Akşam diyordun işte oldu akşam.//...Bas kırbacı sihirli seccadeye,//Göster hükmettiğini mesafeye// Ve zamana." 
Artık demir almak zamanı gelmişse Malaga'dan, Endülüs'e hareket eden bir araç kalkar buradan diyerek karanlığın koynunda kayıplara karışıyoruz. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık