• 02 Mayıs 2018, Çarşamba 9:00
ErolKonal

Erol Konal

İNCİR AĞACINDAKİ SALINCAK
 Salıncak hiçbir çocuğun hayır diyemeyeceği sihirli bir eğlence, âşıklar için tatlı bir oyun, geri kalanlar içinse sonsuz düşlere açılan gizemli bir geçittir.
Geçenlerde sallanan bir koltukta gözüm kapalı kendi kendimi hafif hafif ninnilerken içimin kıyıldığını hissettim tıpkı küçükken köydeki evimize handiyse yapışık incir ağacındaki salıncakta olduğu gibi.
Şimdi hatırlıyorum da sallanırken gözümü yumduğum her sefer içimin kıyılmasından neredeyse bayılayazsam da inatla ve korkacağımı bile bile çocukluğun vermiş olduğu o söz dinlemezlikle aynı sahneyi defalarca tekrarlardım.
Yaprakların hışırtısı kulaklarımda, biberlerin, domateslerin, patlıcanların, mısırların ve yabani otlarla çiçeklerin kokuları burnumda tarlanın üzerinden boşluğa doğru sanki uçuyormuş gibi ileri geri gidip geldikçe yaşadığım hissin, aldığım lezzetin ancak bu kadarını kelimelere dökebiliyorum.
İncir ağacı demişken hemen yanındaki dut ağacını anmamak olmaz. İncir eve ne kadar yakınsa dut da bir o kadar serentiye(serender) yakındı. Ancak incir ağacı iki katlı evimizden azıcık uzunken dut ağacının devasa büyüklüğü karşısında ağzınız açık kalırdı da küçük dilinizi yutardınız!
İki katlı bu köyün ilk taraçalı eviyle yine direkleri betondan ilk serentisine üçüncü bir yapıyı daha ilave edelim ki çocukluğumun, ilk gençliğimin ve dahi hayatımın en güzel yıllarının geçtiği yuvayı eksiksiz tarif edebilelim. İki buçuk katlı bu evden bozma odanın birinci katında Sarıkızlarımızın- ki her daim en az bir tane olurdu- temiz ve rahat bir şekilde yaşayabilmeleri için tıka basa ağzına kadar dolu gazeller, ikinci katında yine onların kışın yiyebilmeleri için kurutulmuş otlar, mısırların sap dediğimiz kısımları ile tam köşede bir el değirmeni bulunurdu. Çatı katı ise sadece silme kuru otla dolu olurdu. Oramıza buramıza batan, oramızı buramızı çizip kaşınmamıza yol açan otların arası, bütün bunlara rağmen biz çocuklarla kedilerin hem saklanma hem de gizli gizli buluşma noktasıydı. Hele ki bir de yağmur yağdığında orada uyumanın lezzetini beş yıldızlı otellerde bile bulamazsanız desem abartmış olmam.
İncir ağacı, ben ve benden öncekilerin salıncaklarını kurduğu bir ağaçken dutsa; çoğunlukla torunların salıncaklarına ev sahipliği yapma şerefine nail olmuştu. Dikkatli okurlar hemencecik fark edeceklerdir geçmiş zaman kipi kullandığımı. Evet, maalesef önce o, şirin mi şirin, tatlı mı tatlı incir ağacını ondan nice seneler sonra da devasa dutu kara kışa kurban verdik! Geriyeyse afiyetle yediğimiz incirlerin ve dutların tadıyla önce sallanabilmek için tatlı bir savaş verdiğimiz o güzelim hatıralar kaldı.
Şimdi anladım ki incir babammış, dut da annem. Önce babam devrildi heybetli bir çınar gibi önümüzden sonra da annem bir gül sepeti gibi. Tıpkı çocukluğumun, çocukluğumuzun ağaçları gibi. Anladım ve bildim ki hepimizin bir yıldızı olduğu gibi bir de ağacı varmış! Kimi zaman dallarına salıncak kurduğumuz, kimi zaman altında gölgelendiğimiz, kimi zamansa yemişlerinden kendimize ziyafetler kurduğumuz. Ağaç öylesine bir metaforlar evreni barındırıyor ki bünyesinde kaybolmamak için salıncağımın iplerine sıkı sıkıya tutunuyorum bu macerada.
Aslında yazının bir yerinde babamdan da bahsetmek istiyorum. Zira annemi her ne kadar imkânsız olsa da anlatmayı denemiştim daha önceleri. Şimdi anlıyor ve görüyorum ki değeri hiç bilinememiş, kıymeti asla anlaşılamamış bir mucitmiş babam. Neredeyse okula hiç gidememiş, üç yaşında dedemi, on iki yaşında ağaç aşılarken sol gözünü kaybetmiş. Yokluklar ve yoksunluklar içinde dişiyle tırnağıyla hem hayata tutunmuş hem de sayısız badireye meydan okumuş. Üzerine güneş doğmamış hiç. Ay ışığıyla girmiş hep eve.
Bir kuş yüreğine sahipti babam. Kuşlar gibi tez canlı, kuşlar gibi pür-telaş ve kuşlar gibi ele avuca sığmaz. Aceleciydi sonra; insanlara, hayvanlara, doğaya… Bir kendine yoktu acelesi. Titrerdi her şeyin ve herkesin üstüne de yine bir kendine titremezdi onca şey sırasında.
Çalışkandı sonra ve hoş sohbet ve bir o kadar da nüktedan. Şimdilerde psikolojide kullanılan hiperaktif kavramının vücut bulmuş haliydi. Eski yazıyı iyi bilir ve matematiksel işlemlerde onu kullanırdı. Haksızlığa hiç gelemez, yardımseverlik noktasında kimse eline su dökemezdi. Elindeki iş ne kadar önemli ve acil olursa olsun mutlaka duyduğu her cenazeye gider, bildiği her hastayı yoklardı.
İnşaat sektöründeki babamın Giresun'da döner(dönel) merdivenin mucidi olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Yeniliklere ve farklılıklara her daim açık olan babamın bir anlamda yaşadığı muhitteki değişime ve gelişmeye ön ayak olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?
Salıncak, girizgâhta da belirttiğim gibi hemen hemen hepimizin hayatına bir kez olsun dokunmuştur. Burada asıl söz açmak istediğim konu bizlerin salıncak niyetiyle kullandığımız 'tekne'yi keşfedişimiz. Sonbaharla birlikte toplanan meyvelerin posasını çıkarmak için kullanılan bu yaklaşık iki metre boyunda elli altmış santim genişliğinde ve yirmi otuz santim derinliğinde büyük ve geniş ağaç kütüklerinin yontulup şekil verilmesiyle ortaya çıkan bu çok kullanışlı icadın geri kalan zamanlarda bizlerin eğlencesinin vazgeçilmezlerinden olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Zira ot odasının yahut serentinin kirişlerinden asılan ip veya urganların ortasına yerleştirdiğimiz tekneye yaş gruplarına göre bazen dört beş, bazen iki üç kişi olacak şekilde oturup üçüncü bir iple kendi kendimizi salladıkça sallar mutluluklardan mutluluklara kanat açar, düşlerden düşlere yol alırdık.
Aşağıdakilerden hangisi bu yazıda anlatılmak isteneni en iyi ifade eden cümledir şeklinde çoktan seçmeli bir soru hazırlayacaktım ki birden ÖSYM'nin bile yavaş yavaş test usulünden vazgeçmeye çalıştığını anımsayarak sizleri de şıklar arasında bocalamaktan kurtarayım dedim. Ancak her ne kadar sınava karşı olsak da hak edenle etmeyenin ayrılmasına yarayacak bir imtihana hiçbirimizin karşı olduğunu sanmıyorum. Sanmıyorum zaten itirazlar da sınavlara değil sınav sonralarına! Tam da burada dünyanın da bir imtihan yeri olduğunu hatırlamamak mümkün mü? Çok şükür ki bizi burada sınavdan sınava sokan Rabbimin adaletinden zerre şüphemiz yok da gülüp geçiyoruz yaşadıklarımıza!
Madem zaman zaman yazının içinde kırılmalarla geçmişe doğru kısa kısa yolculuklara çıkıyoruz, canım anneciğimin de sık sık kullandığı ilhamını belli ki ya Kur'an'dan ya da hadislerden alan bir deyişini de anmadan geçmek istemem! Belli ki çok çekmiş garibim! Günü geldiğinde boynuzsuz koyun boynuzlu koyundan hakkını alacak, derdi vakit vakit. Benzetmedeki muhteşemlikle sizleri başbaşa bırakırken sanırım Enis BATUR' dan okuduğumu bir metinde Borges'in Kur'an'ın Arap dilinin eşsiz bir örneği olmasını içinde deve! kelimesi geçmemesinden anlayabilirsiniz manasında bir sözünü niyeyse anmak istedim. Diyanet camiasından bu paragrafı okuyanlar olursa şayet Borges'in bu yorumunun doğruluğunu yahut yanlışlığını doğrularlarsa, sevinirim.
Şimdi uçurumun kenarındaki salıncağımdan geriye doğru sallandıkça mutluluğun resminin siyah beyaz fotoğraflarda kaldığını söylemek bugünlere haksızlık olur ancak o günlerin tadı da bir başkaydı, kendisi de bir farklıydı… Ve iyi ki o günler yaşandı ve iyi ki o günler var oldu ve hala da ilk günkü kokusu ve tazeliğiyle zihinlerimizdeki, gönüllerimizdeki yerini muhafaza etmeye devam ediyor.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık