• 06 Mart 2018, Salı 16:24
ErolKonal

Erol Konal

Fransızcaya Fransız Kalmak
 Orta birde sanırım sınıfımız (6/A) elli sekiz ya da altmış beş kişiydi. Şimdi sınıf düzenini gözümün önüne getirmeye çalışıyorum ama bir türlü görüntü netleşmiyor. Sıraların düzenini, sıralarda kaçar kişi oturulduğunu (biz iki kişiydik) anımsayamıyorum. Sıralar çiftli ve sınıfımız arka bahçeye-bugün o anlamsız uzun binanın olduğu tarafa-bakıyordu.
Ortaokul ve lise hayatım boyunca şubem hep A oldu. 6/A ile başlayan yolculuk 11/Fen A olarak nihayetlendi. Bunca girişi yabancı dille olan aslında olamayan ilişkimi anlatabilmek için yaptım. Hazır ana konuya girmeden ortaokulda yaşadığım en büyük travmaya da birkaç cümleyle değineyim: Sınıfın öğrenci listesinin en başında ben vardım ve bu üç yıl boyunca hemen hemen her derste başıma o kadar çok dert açtı ki ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Allah'tan lisede sondan bir önceki numaraydım da ikinci bir travmaya maruz kalıp hepten hayattan soğumadım.
Yabancı dil, ülkemizde bugün dahi çözülememiş bir sorun olarak varlığını sürdürmeye devam etmekte. Bizim zamanımızda İngilizce, Almanca ve Fransızca dillerinden birini kayıt olurken kurayla seçiyordunuz. En azından bize söyledikleri buydu. Hala bu kura işinde bir bit yeniği olduğunu düşünmüyor değilim! Neyse efendim bizim bahtımıza da Fransızca düştü. Gerek ortaöğretim gerekse de yükseköğretim boyunca Fransızcaya, Fransız kaldım(k) desem(k) yeridir.
Şimdi geri dönüp mazinin sisli sayfalarına baktıkça yabancı dili Almanca olan hiçbir arkadaşımın olmayışı, acaba bizim lisede Almanca yok muydu şüphesini bir kat daha arttırmıyor değil!
Yabancı dil öğrenimim boyunca adını hiç unutmadığım ve tek hatırladığım Fransızca hocası değişik fasılalarla dersimize giren ve aynı zamanda, müdür yardımcılığı da yapan ….. ……'dı.
Olmayınca olmuyordu. Bir şekilde dersten geçer notları alıp ilerliyordum ama Fransızca okuryazarlığı yerinde sayıyordu. Hele hele liseye başlayıp da sınıflar, edebiyat, fen, matematik diye kollara ayrılınca sayımız zaten bir elin parmakları kadar ancak oluyordu. Bu da zaten dersi kaynatmak, hocayla daha samimi bir ortam yaratarak dersin işlenişini daha naif daha esnek bir hale getirmek adına biz öğrenciler için bulunmaz kaftandı. Sayımızın azlığı bizi mobil bir birim haline getirdiğinden-çünkü çoğunluk olan İngilizce görenler sınıfta kalıyordu- bazen kantinde, bazen fen laboratuvarında Fransızcaya, Fransız kalmaya devam ediyorduk(m).
Öğrenci psikolojisi denilen şey de tam bu olsa gerek! Aslında böylesi sayısal bir azlığı pozitif anlamda dil öğrenmeye kullanmak yerine dersi nasıl kaynatırız anlayışına tahvil eden öğrenci psikolojisi..!
Üniversitede de durum pek değişmedi. Yine azınlıkta kaldığımız için orada da edebiyat(bu biz oluyoruz), tarih ve coğrafya bölümleriyle birleşerek yabancı dil dersini görüyorduk birlikte yine beşi altıyı ancak bulabilen sayımızla. Birinci sınıfta Ferhan Şensoy'un, Orhan Gencebay'ın da Çarşamba lisesinden Fransızca öğretmenliğini yapmış kibar bir beyefendiyle Osmanlı'da demir yolu yapımını anlatan metinleri tercüme ederken(hocamız çevirip biz de kıyısından köşesinden nemalanırken), ikinci sınıfta e'leri tonlamasıyla (bir Eeeroll demesi vardı ki hala kulaklarımda) tam bir Fransız hanfendisi ve çok titiz olan hocamız da bendeki Fransızca kıvılcımını ateşe çeviremediği için bu yolculuk üniversite ikide son buldu. Dediğim gibi ziyadesiyle hassas ve titiz olan son Fransızca Hocamın her ne kadar çabalar gibi görünüp yapamasam da dersleri hiç aksatmamamın yüzü suyu hürmetine göstermiş olduğu asilzadelik, C ile geçmeme yetmişti. Tu es aimé cher professeur:)
Çok, çok yıllar sonra Louvre'da tarih ve sanat yolculuğuna çıkarken, Şanzelide'de zafer takının altından geçerken, Eyfel'e tırmanırken, Seine nehrini aslanlı köprüden selamlarken, müzik-marketten Edith Piaf'ın, Patricia Kaas'ın albümlerini alırken ve tıpkı bir zamanların Tanzimat aydınları ve onları takip eden kuşakların Paris'e baktıkları gibi bakarken Fransızca çok da lazım olmasa da; Fransızlara ikide bir şu Ermeni meselesini niye kaşıdıklarını Fransızca sormak isterdim.
“… Ayağa fırlayıp, sınav kâğıtlarımı şiddetle masanın üstüne attı. 'Şimdi ne yapacağız! En iyi öğrencimiz imla bilmiyor! Ona sıfır vermek zorundayız!' diye bağırdı. Öteki hocalar, Fransızcada herkesin biraz imla hatası yapabileceğini ileri sürerek, onu sakinleştirmeye çalıştılar. Ama Prof. Auerbach kendinden geçmişti. 'Şuna bakın!' diye tepinerek sınav kâğıtlarımı öteki hocaların önüne fırlattı. Yazdıklarımı okuyanlardan dehşet ifade eden ünlemler yükseldi.
Onlar bağırışırken, ben biraz toparlanmıştım. Hocaları susturup, ayağa kalktım ve şöyle dedim: 'Şimdi size söz veriyorum. Ömrüm boyunca asla Fransızca öğretmenliği yapmayacağım.(Verdiğim bu sözü de tuttum.) sadece İngilizce öğreteceğim. İngilizcede ise hiç imla hatası yapmam.' Ne var ki Prof. Auerbach İngilizce imlam konusunda da kuşkuya düşmüştü artık. İngilizce yazılmış sınav kâğıtlarım Dekanlık bürosundan getirildi. Hocaların hepsi, pür dikkat bunları inceledi. İmla hatası yoktu sahiden. Bunun üzerine, asla Fransızca öğretmeyeceğim konusunda bana bir defa daha resmen yemin ettirildikten sonra, 'pek iyi' verdiler.”*
Bütün bunları aslında şunun için anlattım. “Bir aydın yabancı dil bilmese de olur, çok kitap okumasına da ihtiyaç yok. Yeter ki ana dilini gerçekten bilsin. Kelimelerini şecereleriyle tanısın. Asıl olanları adilerinden ayırsın. Karanlık kelimeler vardır, arı gibi vızıldayan kelimeler. Taşıdıkları hiçbir düşünce yoktur, kimse tarafından anlaşılmazlar. Ama yine de herkesin ağzındadırlar. Onlar için yaşanır, onlar için ölünür: hayalimizin rengine bürünürler. Göremeyiz onları, pusudadırlar. Ve bir atışta parçalar bizi. Dilimizin her kelimesi başka bir dilden gelmiştir. Nice ülkeler dolaşmıştır bize gelinceye kadar. Ciddi olarak okumak isteyen Yunan alfabesini öğrenmeli (Ruskin İngilizlere söylüyor bunu). Her dilden lügatler bulunmalı kütüphanemizde. Okuduğunuz metinde hiçbir karanlık kelime kalmamalı.”**
Yabancı dil öğrenmenin yolu kendi dilini iyi bilmekten, onu sevmekten ve ona nüfuz etmekten geçiyor. Bu da dile hükmetmenin yanında o dilin kültürel mirasına vakıf olmayı zorunlu kılıyor. “Türk dilini seviniz. Çünkü Türklerin en az geçmişleri kadar büyük geleceği olacak ve bu gelecek, o geçmişe dayanacaktır.” ***


* Bir Dinozorun Anıları, Mina Urgan, YKY, 84. Baskı, sh: 187-188
** Bu Ülke, Cemil Meriç, İletişim yay., 9. Bas., sh: 108
*** Türkçenin Sırları, Nihad Sami Banarlı

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık