• 23 Ağustos 2017, Çarşamba 9:13
ErolKonal

Erol Konal

Doktor Derdime Bir Çare
 Tanıyanlar bilir, asla karamsar değilimdir, lakin oldukça kötümserimdir. İnançlarım ve düşüncelerim karamsar olmamı kesinlikle yasaklayıp reddederken, yaşadıklarım ve gördüklerim kötümserliğimi arttırdıkça arttırıyor. 
Bilirim, zaferler kadar mağlubiyetler de yaşamın bir parçasıdır. Tıpkı doğumlar ve ölümler gibi.  Sağlık ve hastalıklar gibi. Gençlik ve yaşlılık gibi. Gece ve gündüz gibi. Ve dünyayı daha iyi kavramamızı sağlayan iyilik ve kötülük gibi.
Nereye mi varmaya çalışıyorum? Biliyorum klişe olacak, ama hayatın kıymetini bilmekle tüm derdim, yaşamın hakkını vermekle sıkıntım.
Diyebilirsiniz ki onca kötülüğe, sayısız yenilgiye, hatırlanmak istenmeyen bir sürü olumsuzluğa rağmen mi? Evet tam da sayısız kaybedişe, zaferleri unutturan mağlubiyetlere, bitmeyen mağduriyetlere, giderilmeyen haksızlıklara ve hep bizi bulan yanlışlıklara rağmen.  
Yaşıyor olmak, sabah güneşinin bir yolunu bularak penceremizden odamıza dolması, tuzlu meltemin genzimizi yakması, yağmurun bütün sıcaklığıyla ruhumuzu baştan ayağa yıkaması, her gün yenilenen tabiatın daha önce gözden kaçırdığımız bir yönünü keşfetmemiz ve daha niceleri… Soruyorum sizlere az şey midir? 
Zaman zaman kırılsak da, üzülsek de, incinsek de eşimizin, dostumuzun, arkadaşlarımızın varlığı bulunmaz bir nimet değil midir? Ara sıra kızsak da, öfkelensek de, sinirlensek de tanımadığımız insanların mevcudiyeti bizler için nice sürprizlere, nice tatlı tesadüflere teşne değil midir? 
Eldeki bir kuş daldaki on kuştan daha değerliyken, nasıl oluyor da sahip olduklarımıza sevinmek, şükretmek dururken; bizim olmayanlar için elimizdekileri görmezden gelebiliyor, nankörlükte sınır tanımıyor, haddi aşmakta, sınırı geçmekte, meşru olmayana yönelmekte, bizim olmayanı, bize yasak olanı elde etmekte herhangi bir sakınca görmüyoruz? Hiçbir şekilde kendimize ve sevdiklerimize yakıştıramadığımız bu hal ve tavırlardan uykularımız kaçmıyor, huzurumuz bozulmuyor, vicdanımız sızlamıyor?
Şimdi bütün bunlardan sonra burada durup erdemden, vefadan, hakkaniyetten dem vuracak değilim. Hele hele bunları bunları yaparsanız köşeyi dönersiniz, şunlardan uzak durursanız karlı çıkarsınız kabilinden nutuklar atmayacağım gibi hiç kimsenin hayatını nasıl yaşaması gerektiğine de burnumu sokacak değilim. Muradım hayatın hepimize sunulmuş muhteşem bir armağan olduğunun unutulmamasıdır. 
Adı üstünde nankör ve alçak dünya! Ne dünya ne de vaat ettikleri tek bir damla gözyaşınıza değmez. İlla ağlayacaksanız az önce kırdığınız kalpler için ağlayın. İlla koşacaksanız bir şeylerin peşinden evden çıkarken güle güle git, güle güle gel demediğiniz ve sadece anneler-babalar gününde boyunlarına sarıldığınız, ellerinden öptüğünüz annenizin, babanızın ardından koşun. Sarılmak, tutunmak, hiç ayrılmamak mı istiyorsunuz dünyadan, boş verin,  kendinize bir gaye edinin ve o gaye de asla dünya ikbali gibi bugün var yarın yok olan içi boş bir amaç değil de dünyayı güzelleştiren arkadaşlarınız, dostlarınız olsun. 
“… Hayat için şöyle iki dize kalmış aklımda. Yabancı bir şairden “Hayat kısadır kuzucuklarım//Yine de uzundur kuzucuklarım.” Severim ben bu iki dizeyi. İsterim sen de sevesin. Evet, kuzucuğum yine de uzundur hayat. Senede bir gün. “Senede her gün” diye okursun bu şarkının bir kısmını sen …”*
İstiyorum ki hayatımızın şarkısını kendimiz yazalım, kendimiz söyleyelim. Başkalarının şarkılarına özenmekle, başkalarının şarkılarını söylemekle hayatımızı-en kıymetlimizi- heba etmeyelim. Onu amansız bir yarışa kurban etmeyelim. Koşuştururken kendimizi unutmayalım ve koşturduğumuz şeyler yorulmamıza değsin.
Bu yaz tanıştığım iki arkadaşımdan söz açmak istiyorum burada. İkisiyle de tenis vasıtasıyla tanıştık ve bir süredir birlikte tenis oynuyoruz. Biri aynı zamanda tekerlekli basketbol liginde basketbol da oynuyor. Evet, engelli diye tabir ettiğimiz ve hayatlarını kolaylaştırmak için çok da çaba göstermediğimiz kesimdenler anlayacağınız. Yürekleri, gönülleri öylesine pırıl pırıl, yaşam enerjileri öylesine dolu dolu ki etrafta ve başta ben olmak üzere önüne gelen her şeyden şikâyetçi olup sürekli sızlananlardan fersah fersah uzaklar iyi ki de uzaklar. Benim gibi gönlü ve kafası engelli olanların pek de anlayamayacakları ve ulaşamayacağı harika bir dünyaları var. 
Her şey ama her şey farklı ve aynı değilken biz neden ısrarla ve ısrarla herkesle aynı olmaya, herkesle bir görünmeye çalışalım ki? Hepimiz yegâneyiz, biriciğiz, emsalsiziz, en önemlisi de evrenin gözbebeğiyiz. 
Hepimiz birilerinin annesi, babası, amcası, dayısı, halası, teyzesiyiz. Hepimiz birilerinin oğlu, kızı, kardeşi, yeğeniyiz. Hepimiz birilerinin eşi dostu, arkadaşı, sevdiğiyiz. Hepimiz bir öğretmenin, hocanın, âlimin, bilgenin, öğrencileri, talebeleriyiz. 
Hepimiz bir tohumun filizi, bir ağacın meyvesi, bir yağmurun tanesi, bir kuşun kanadıyız.  Hepimiz bu toprağın çocukları, bu vatanın evlatları, bu bayrağın âşıkları ve Peygamberimize inen ve onun bize öğrettiği Kur'an'ın sevdalılarıyız.  
Hepimiz bir maşukun aşığı, bir aşığın maşukuyuz. Hepimiz bir Leyla'nın Mecnun'u, bir Mecnun'un Leylasıyız.  Hepimiz bir Ferhat'ın Şirin'i, bir Şirin'in Ferhat'ıyız. Hepimizin var bir Aslısı ve var hepimizin bir Kerem'i. 
*  On Üç Günün Mektupları, Cemal Süreya, Yapı Kredi Yayınları, 16. Bsk.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık