• 15 Ocak 2015, Perşembe 18:14
ErolKonal

Erol Konal

Çürümek
 Affınıza sığınarak önce uzun bir alıntı. 
“…Eylül... Henüz renk ve koku bitmemiş fakat baharın bol renkleri, hissedil­mez şekilde çekilmiş. O kadar ki tekrar dönmemek isteği ile... Döner gibi görün­se bile hemen yine solup kararan hırçın, boş arzularla acı acı çekilmiş. Gün, işte tabiatın ruhunu, birden uyanıp görüyor; yapraklarının nasıl sararmış, birçoklarının düşüp çamurlar içinde çürümüş olduğunu görüyor; ve şimdi hava ne kadar güzel olsa, öbür iki günün verdiği acılıkla bu güzel havaların ne kadar geçici, bu renk ve kokunun, ne vefasız, ne artık ele geçmez, elde iken kıymeti bilinmemiş, öyle­ce harcanmış bir hazine olduğunu acı acı görüyor; işte artık ne bir çiçek, ne bir koku...
Artık tahammül bile kalmamış, hepsi çürümüş; evvelden yağmur yağsa ka­yıtsız kalırlardı, belki daha taze, daha hayat gelirdi, şimdi... Şimdi işte yağmur, iş­te kış hepsini çürütüyor; her şey çürüyor, her şey...
Evet, her şey çürüyor, her şey... İnsanlar da çürümeyecek mi?
Eylül'de sanki bahara hasretlik çeken üzgün bir tazelik, sanki üzerine çöken kışın, kendini mahvetmek isteyen sonbahara rağmen devam etmek, tekrar bahar olmak mücadelesi vardı; fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden mahrum ol­duktan başka kendisinde de dayanma gücü kalmamış ve tabiat bunu anlamış gibi acı bir düşünceyle üzerine çöken tenhalığın, matemin, ağırlığıyla düşünüyor; sanki ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar dayanırsa dayansın, kışın galip gele­ceğini, artık her şeyin, her ümidin bittiğini buna dayanmak gerektiğini anlamaktan doğan bir takatsizlikle ağlamaklıdır.
Ne renk, ne koku... İşte yapraklar ölüyor...
Rüzgâr insafsız, yağmur inatçı, her şey çürüyor, ah, her şey çürüyor...
O zaman eylül kendine, tabiatta ilk yılgınlık ayı, fenalığı ilk his ayı, ilk fay­dasız ve acıklı mücadele arzusu gibi, hayatın ne olduğunu anlatıp habersiz geçen güzel geçmişin hasretiyle boyun bükülen ay gibi göründü; ayaklarının altında çamurlanmış çürük yapraklara bakarak: "Evet, her şey çürüyor, demek biz de çürü­yeceğiz?" diye düşündü.
Demek ki çürüyecekti, o da çürüyecekti? Böyle, hiçbir mutluluk gelmeden, daha henüz beklerken, özellikle hayatının nasıl boşuna geçmiş olduğunu anladık­tan sonra, artık bir şey de yapmanın mümkün olmadığını görerek, böyle çürümek, bitmek ona pek insafsızca, pek acı geliyordu…”*
Malum 'Eylül” romanı literatürümüzde ilk psikolojik roman kabul edilir.  Kendince haklı gerekçeleri elbette mevcuttur. Ki konumuz Eylül'ü ne tahlil etmek ne de hakkında kitabi bilgiler sarf etmek. 
Alıntıladığımız kısımda sık sık üzerinde durulan “çürümek”ten dem vurmaktır niyetimiz. Üstelik karamsar hatta kötümser damgası yemeyi göze alarak birkaç serzenişimizi belki de haddimizi aşma pahasına sıralamak muradındayız. 
Çürüyen kim, çürüyen ne? Çürümek ne demek? Çürümek yok olmak mıdır? Çürümüşlük ile kokuşmak, yozlaşmak, asliyetini yitirmek, hükümsüzleşmek kavramları arasında bir illiyet bağı kurulabilir mi? 
Çürümek ile saklanmak, sorumluluktan kaçmak, günü kurtarmak, sorgulamamak eylemleri arasında ortak bir paydadan söz edilebilir mi? 
Çürüyen yapraklar mı yoksa insanlığımız mı? Kokuşan ayaklar altında ezilen çiçekler mi yoksa ruhlarımız mı? Çürüyen dünya mı; yoksa inançlarını iflah olmaz bir aymazlıkla yozlaşmaya mahkum bizler mi? 
İnsafsız olan rüzgârlar mı yoksa nasır tutan kalplerimiz mi? İnatçı olan yağmurlar mı yoksa kinle beslenen yüreklerimiz mi? Çürüyen, yok olan mezarlardakiler mi yoksa şatafat içerisinde gününü gün eden biz nadanlar mı?
Pes eden tabiat mı yoksa onu çocuklarımızın geleceğinden çalan bizler mi? Fenalaşan iklimler mi yoksa dünyanın dengesini bozan çoktandır şirazesini yitirmiş bizler mi? Faydasız olanlar kuruyup ayaklar altında ezilen yapraklar mı yoksa kendini vazgeçilmez zanneden insan müsveddeleri mi?
Sahi, çürüyen ne? Sistemler, düşünceler, hayaller mi? Şirketler, kurumlar, medya mı? Ağaçlar, çiçekler, yapraklar mı? Evler, yurtlar, binalar mı? Ülkeler, şehirler, köyler mi? Irmaklar, nehirler, dereler; göller mi? Yoksa tohumlar, umutlar, yarınlar mı?..
Sahi, çürüyen kim? Yönetenler mi yönetilenler mi? Patronlar, sanatçılar, aydınlar mı? Kadınlar mı erkekler mi? Büyükler mi küçükler mi? Liderler, anneler, babalar, gençler, çocuklar… Çürüyen hangisi?
Çürüyen HERKES mi HİÇ KİMSE mi HERHANGİ BİRİ mi, BİRİSİ mi?** 
Çürüyen aldatanlar mı, aldananlar mı? 
Sahi, her şeyin çürüdüğü gerçek mi? Gerçek mi insanlığımızın/ insanlığınızın çürüdüğü? 
Unutmayalım ki ister edebiyat tarihinin ister siyasi tarihin isterse de genel tarihin altını kalın çizgilerle çizdiği tek değişmez gerçek hep çürümeye meydan okuyanların yaşam serüvenleri olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Bundan gayrısı laf ü güzaftır.
Öyleyse çürümeyecek insan(lar)a…
*Eylül, Mehmet RAUF,Akçağ Yay. Sh: 278-285
**(HERKES, BİRİSİ, HERHANGİ BİRİSİ ve HİÇ KİMSE yola çıktılar. Yapılması gereken bir iş vardı. HERKES, BİRİ­SİNİN, bu işi yapacağından emindi. HERHANGİ BİRİ bunu yapabilirdi. Ama HİÇ KİMSE yapmadı. BİRİSİ bu duruma öfkelendi. Çünkü o HERKES'in işiydi. HERKES, HERHANGİ BİRÎ'nin bu işi yapmayacağını düşünüyordu.
Sonunda HERHANGİ BİRİ'nin yapacağı işi HİÇ KİM­SE yapmadığı için HERKES, BİRİSİ'ni suçladı.)
Enfes Öyküler, Turgay YALANIZ, adinka yay. 2. Baskı

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık