• 19 Şubat 2019, Salı 17:09
ErolKonal

Erol Konal

Ben Özledim Galiba…

Hep taraçalı evlerde büyümekten mi üzeri çinkolu evlerin yağmurlu havalarda bunca özlenmesi? Ama nasıl oluyor da hiç bilmediği, bilemediği bir şeyi özler durur insanoğlu durmaksızın ve arar onu hayatı boyunca? 
Sonra rengârenk çiçeklerle bezenmiş toprak, beyazlara bürünmüş erikler, kirazlar hele hele bembeyaz armut ağaçları da hiç gitmezler gözümün önünden. 
Cıvıl cıvıl şakıyan kuşların bir o ağaca bir bu ağaca konması, o çiçekten bu çiçeğe kanatlanması, kâh penceremin pervazına kâh açık bulduğu odamın balkonundan ürkek adımlarla içeri sokulmaya çalışması nasıl unutabilir, nasıl hatırlanmaz ki?
Gündüzleri çoğunlukla masmavi, kimi zamansa öbek öbek pamuk gibi bulut kümleriyle süslü, bazen de kül rengi haliyle ha yağdım ha yağacağım diyen gökyüzünü, geceleyinse lacivert bir sonsuzluk deryasını andıran çakmak çakmak yıldızlarla döşeli semayı da özler dururum ışıklarını bir türlü söndürmek bilmeyen şehrin ıssız gecelerinde. Ve şükrederim sonra gündüzüme ayrı geceme ayrı renkler sunduğu için Rabbime.  
Özlemek her zaman elden çıkana, arkada kalana, yanında götüremediklerine, çantana sığdıramadıklarına, gönlüne, yüreğine alıp da zamana ve şartlara göre ayrı kaldıklarına değildir! 
İnsan bazen de yaşamadıklarına, yaşayamadıklarına, duyduklarına, anlatılanlara, okuduklarına, gördüklerine de özlem duyabilir. Bir de elbette ki müjdelenenlere, vadedilenlere… 
Bazen sözlerini bölük pörçük hatırladığın bir şarkıyı, bazen tavşankanı bir bardak çayı, bazen bitmesinden korkularak yastıkların altına saklanılan bir portakalı, bazen yağmurun, çamurun içinde beyaz yakalı siyah ilkokul formasını akşam işiteceği azarı bile bile baştan aşağı çamura bulayan çocukluğunu, bazen de lapa lapa yağan kar tanelerinin daha ufukta belirmesiyle dersle ilişkilerini keserek kartopu oynamak için gözlerimin içine bakan gözleri özlediğim doğrudur. 
Ve doğrudur özlemenin bir bidayetinin ve bir nihayetinin olmadığı. Bundandır özlemenin de kendine has bir kokusu, bir rengi, bir şekli olduğu. Özlemenin de bir sınırı, bir saati, bir sonu olduğu.
Aslında özlenen bölük pörçük hatırlanan şarkıdan çok o şarkının çaldığı atmosferdir, tıpkı meselenin bir bardak tavşan rengi çaydan ziyade o çayın sıcaklığında harelenen  muhabbetin gönüllerde bıraktığı lezzetle yüzlerde oluşturduğu tebessümde olduğu gibi.
Bu, saklı olduğu yastığın altından tüm odayı kokuya boğan portakal kokusunun, yıllar sonra bir ramazan gecesinde, ara bir sokakta, birdenbire bütün sarhoş edici rayihasıyla sizi baştan çıkaran bir hanımeli kokusu halinde karşınıza çıkması ve tatlı bir meltemle sizi baştan ayağa sarmasından başkası değildir.
Failler kadar faili meçhuller de özlenir. Günümüz Türkçesiyle söylemek gerekirse 'etken'ler kadar 'edilgen'ler de özlenir. Hatta 'dönüşlü'ler ve 'işteş'ler bile. Geçiş üstünlüğü 'geçişli'de olsa da suçu hep 'geçişsiz'de aramak yerine 'oldurgan' olmak 'ettirgen'lik kadar olmasa da 'Yemeği pişi(r)meye ve çocuğu uyu(t)maya yeter zannımca.
Daha günümüz Türkçesiyle demek istiyorum ki susuşlar özlenir, göz kaçırmalar, göz süzmeler, kaçamak kaçamak bakışlar özlenir sonra. İncir çekirdeğini doldurmayan kavgalar, bitmek bilmeyen mazeretler, tükenmeyen bahaneler özlenir. Tam ortasından bölünmüş simitler, kırk yıl hatrı olan kahveler, bitirilememiş kitaplar, yarısı ezberlenmiş şiirler, yıldızlara dilenmiş dilekler, yakamozlara çizilen resimler özlenir sonra. 
Yazmak özlenir hece hece, konuşmak özlenir kelime kelime. Ağlamak özlenir katıla katıla, gülmek özlenir umarsızca. Mazi özlenir özlemle, yarın özlenir umutla, ansa yaşanır gerçekle. Çocukluk özlenir sevinçle, gençlik özlenir tutkuyla, yaşlılıksa beklenir endişeyle.
Bütün bunlardan sonra sanırım insan en çok mutlu olduğu anları, huzur bulduğu yerleri, güvende hissettiği ortamları özler. 
Ama insan en çok da kendisini özler bunca koşuşturmanın ortasında! Kendini, özünü özler.  Bilmez ki aradığı da kaçtığı da kendisidir aslında! Tıpkı cevapların da kendisinde saklı olması gibi! Şimdilik doğru soruları soramadığından-dahası bilemediğinden- yanlış cevaplar peşinde yorulmaktır bahtına düşen. 
Ateşler içinde yansa da susuzluktan kıvransa da özleminin ne olduğunu bilemediğinden koştukça koşar, koştukça koşar, koştukça koşar… Yorulmanın koşmak kadar kıymetli bir meziyet olduğu kendisinden saklanıldığı içindir ki durmayı, nefes almayı, soluklanmayı kendisine yakıştıramadığından hatta tüm bunların bir ayıpmış, bir kusurmuş gibi sunulmasından özlemlerine yeni özlemler eklemeye devam eder biteviye.
Biz de özlemlere yenilerini eklemeden soruverelim son bir cümle: Özledik de özlendik mi..?


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık