• 23 Mayıs 2018, Çarşamba 9:05
ErolKonal

Erol Konal

ANLATMASI ZOR
 “Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.”*


“Hayat sanattan daha gerçek. Bazen bir manzaranın verdiği duyguyu koca bir kitap vermiyor. Ne kadar anlatırsam anlatayım, bütün anlattıklarımın toplamı bile bir kış ikindisinde camdan süzülen yağmur damlasını tarife yetmiyor.” diyor 'Yerli Yersiz Cümleler'de Nazan BEKİROĞLU.
Hissettiklerinizi eksiksiz söyleyebilmek, düşüncelerinizi dört başı mamur ifade edebilmek her zaman mümkün olamıyor! Bu, ne yeterince kelimeye sahip olamadığınızla ne de hissettiklerinizi, düşündüklerinizi tam olarak adlandıramamakla ilgili.
Geceleyin bir sokaktan geçerken ansızın sizi sarıp sarmalayan bir hanımelinin kokusunun kimyanızda yol açtığı değişimin ruhunuzdaki tesirini, büyüsünü hangi kelimelerle ne kadar görünür, dokunulur, elle tutulur ve kalıcı hale getirebilirsiniz ki? Bir anlık, dünyanın en nefis kokusunun gecenin içinden süzülerek o anda, o yerde, o şekilde, o kıvamda bütün ruhunuza nüfuz etmesini, sizi saniyenin bilmem kaçta kaçında çocukluğunuzun büyülü dünyalarında dolaştırmasını ve gönlünüzün sarhoşluğunu, bedeninizin yerçekiminden azade kalmasını nasıl ve hangi cümlelerle ifade edebilirsiniz ki?
Afrikalı turist rehberlerin her defasında gezdirmekte oldukları turist kafilelerinin gerisinde kalmalarını hatırlamanın tam da yeridir, şimdi. Koşturmaktan ve alelacele her şeyi ve her yeri görmeye çalışan turistlerin hızından bizar olan rehberlerin bu hengâmede inatla, dahası bilerek ve yaşayarak ruhlarının yorulduğunu belirtip hız çağına direnmeleri de gösteriyor ki modern insanın en büyük açmazlarının başında neyi niçin aradığını bilmeden oradan buraya koşturup duran huzursuz, yorgun ruhlar geliyor!
Yorgunuz dostlar, yorgunuz. Çalışmaktan, okumaktan, dinlemekten, yazmaktan, konuşmaktan, oynamaktan, kavgadan, mış gibi yapmaktan en çok da farkına bir türlü varamadığımız hep bir yerlere ve bir şeylere yetişebilme telaşesinden.
Oysaki çalışmak huzur vermeli, okumak dinginleştirmeli, dinlemek sakinleştirmeli, yazmak rahatlatmalı, konuşmak hafifletmeli, oynamak eğlendirmeli, kavga güçlendirmeli, mış gibi yapmaktansa hissetmeli, dokunmalı, sarılmalı değil miydi/k?
Hal böyle olunca ne buğusu hala üzerinde kıtır kıtır Ramazan pidesinin lezzetini, ne geceleyin herhangi bir sokakta ya da caddede karşımıza çıkan adını belki bilmediğimiz ama kokusunu hemen hatırladığımız çiçeğin kokusunu alabiliyor, ne arkadaşımızın yeni aldığı kazağı, ne onun gözündeki ışıltıyı görebiliyor, ne yediklerimizin tadını alabiliyor, ne duyduklarımızın anlamını, ne okuduklarımızın manasını kavrayabiliyor, ne de ibadetlerimizin huzurunu duyabiliyoruz.
Ne yaparsak yapalım mutsuzuz. Ne kadar çabalarsak çabalayalım eksiğiz. Ne kadar dinlenirsek dinlenelim yorgunuz. Ve ne kadar hızlı koşarsak koşalım bir türlü yetişemiyoruz olmak istediğimiz yerlere ve şeylere! Cendereye sıkıştırılmış ruhumuzla kısır bir döngünün kuşatmasında, çıkışı olmayan bir labirentin karanlığında takvimlerden gün eksiltiyoruz. Ne ağlamak rahatlatıyor, ne gülmek. Ne ona yaranabiliyoruz ne buna ne de kendimize. Ne yardan geçebiliyoruz ne serden.
Oysaki ne hayallerimiz, ne düşüncelerimiz vardı yarınlara dair. Büyük adamlar, büyük insanlar olup dünyayı değiştirecektik! Dillerden düşmeyecek şarkılar yapacaktık! Eskimeyen dostluklarımız, yıkılmayan arkadaşlıklarımız olacaktı. Unutmayacak ve unutturmayacaktık vefayı. Yaşayacak ve yaşatacaktık iyiliği. Koruyacak ve kollayacaktık doğruluğu…
Gerçek olan biziz seyrettiklerimiz değil. Var olan biziz duyduklarımız değil. Seven, sevilen biziz sergilenenler değil. Ağlayan da biziz gülen de. İncinen de biziz inciten de. Unutan da biziz hatırlayan da. Kusurlu olan da biziz affedecek olan da.
Ne dünyanın bir yere gittiği var ne de bizim bir şeylere geç kaldığımız. Nasıl ki içinde bulunduğumuz çağ öncekine benzemiyorsa, bir sonraki de şimdikine benzemeyecek. Yeter ki biz her çağın ve her yaşın ayrı bir güzelliği, ayrı bir tadı olduğu gerçeğini ıskalamayalım. Üzerimizdeki gereksiz ve lüzumsuz yüklerden sıyrılarak kim olduğumuzu ve nereden gelip nereye gittiğimizi unutmadan bize sunulan hayatın hakkını verelim, onu anlamlı kılalım…

* Anlatamıyorum, Bütün Şiirleri, Orhan Veli, YKY, 30.bsk., sh:60

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık