• 28 Nisan 2017, Cuma 12:00
A.Dursun YILMAZ

A. Dursun YILMAZ

Ocağın Tınısı
Bugün yeni bir yolculuğa çıkmak istiyorum. Hedefiniz varsa, gideceğiniz yer varsa yolculuk kolaydır. Rotanızı bilmiyorsanız yada yolculuk yaşamın akışına teslim olmuşsa yahut sizin dışınızdaki değişkenler yolculuğun hedefini, yönünü belirliyorsa yapabileceğiniz fazla bir şey yoktur. Her an, saat, gün, ay, yıl ve bir yaşam, belirsizliğe bir yolculuktur. Tüm belirsizliğine karşın başlamak güzeldir.
***
Bugün çekirdek aile, bir, iki, üç oda salona sıkışmış durumdadır. Başın ağrıyınca anan, baban, karındaşın bilmez, dişin ağrıyınca çocuğun çoluğun bilmez, duymaz, ilgilenmez. Peki, 40-50 yıl önce öyle miydi ?
Eskilerde her evde en az bir “ocaklık” bulunurdu. Bazılarında birden fazla olurdu. Ocaklık, merkezdi. Yaşam, ocaklığın çevresinde geçerdi. İlk ezan ile başlayan yolculuğu yatsı namazı sonrasına kadar süren ocaklıkta durmaksızın ateş yanar. Biteviye sıcak su ısıtılır. Mutlaka üzerinde pişirilen çorba, yemek, süt bulunur. Yada ekmek pişirilir. Yemekler, ocaklığın bulunduğu mutfakta yenir. Hanenin, en az üç kuşağı ocaklığın başında birbirlerini eksiksiz görürdü…
Ocaklığın içinde daha çok döşeğe benzeyen yapağıdan minderinde dede, yarı uyuklar biçimde oturur. Sabahleyin, içine sıcak mısır ekmeği doğranmış çorbasını veya sıcak sütünü içmiştir. Ocağın ateşi, dışını; çorbanın ateşi, içini ısıtmıştır. Hemen yanı başında eşi, hatunu, hanımı, babaanne, anneanne oturmaktadır. Hatun, bir yandan eşini gözlerken diğer yandan gelini, öbür taraftan da torunlarını gözler. Evin kızı, mangalda köz ve kül üstünde yavaş yavaş babasına ve anasına kahve pişirir. Kahve fincanı, şimdiki gibi küçücük değil, bir su bardağı büyüklüğünde. Kahve dediğin, sadedir. Evin kızı, hiç acele etmeden yaptığı kahveyi su eşliğinde babasına ve anasına sunar. Baba ve ana, suyunu içtikten sonra kahveyi hafifçe soğutup yudumlamaya başlar. Kız, anasının arkasında sırt sırta oturarak yaptığı kahvenin fazlasını, fincana koymadan cezveden usul usul içer.
Kahve faslı bitince, dede, ocaklığın başında uyurmuş gibi gözlerini kapar. Bundan sonra resim ve müzik faslı başlar. Kapalı gözlerinin hafifliğinde ateşin oynamasını izler. Ateş, bir iner, çıkar. Her bir odun parçasının ateşe atılmasıyla ateş bir azalır, iki artar. Kah üç artar, bir azalır. Belki de kreşendo kıvamında sürekli artar. Odunun içindeki su, ateşle buluşunca bestesini sunar. Bazen gözünü kapatmazsan duyamazsın, bazen gönül gözünü açarsan duyabilirsin. Kim bilir, belki bir kişi duyar. Belki de, herkes duyar, bilemezsin. Kimi, Vivaldi’nin mevsimlerini işitir. Bakarsın, hiç kimse bir şey duymaz. Dede, hem ateşi, hem odunu, hem de bunların resmini ve müziğini duyar, işitir, duyumsar, içine çeker.
***
Bu yolculukta, ocağın tınısını duyabilirsiniz. Güçlü bir ses olmayacak. İddiasız. Belki de duymayacaksınız. Vivaldi’nin mevsimlerini hissedeceksiniz, belki hiç beğenmeyeceksiniz. Belki, kreşendo, özünüz ile birleşebilir. Belki şiddeti çok etkileyecek, yada hiçbir etkisi olmayacak, kim bilir ? Denemektir, bu yolculuk. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık