Merhaba sevgili okurlarım.
Bu haftaki yazımın konusu biraz sohbet şeklinde olacak diyelim. Yani oradan, buradan. Zaten farkındaysanız ben hep böyle yazıyorum. Duygularımı, düşüncelerimi sizlerle paylaşıyorum. Gayet doğal ve yalın bir anlatım dili ile yazmaya çalışıyorum.
Ben öğrenciyken en sevdiğim ders edebiyat idi. Zaten sonuçta edebiyat fakültesini bitirdim. Neyse, anlatacağım şeyler ortaokul ve liseden. Tabi edebiyat bölümünü seçtiğimi söylememe gerek yok. Sınıfta hep ağırlıklı edebi tartışmalar yapılırdı. Bunların en başta geleni de :
- Sanat sanat için mi?
- Sanat toplum için mi?
Olurdu.
Bu tartışma Türk Edebiyat tarihinde de yıllar boyu sürmüş olmalı ki yazarlar, şairler, ikiye ayrılmış, sürekli kendi savundukları tezin doğru olduğunu kanıtlamaya çalışmışlar.
Ben hep, sanatın toplum için olduğuna inananlardanım. Bunun doğru olup olmadığını bilemem ancak, ben böyle inanıyorum, onun için de onbeş satırlık anlaşılmaz cümleler yazmak yerine okuyanın beni anlayabileceği düz ve net ifadeler kullanmaya çalışırım. Okurları darılmasınlar ama Aziz Nesin'in bir eserinin tadını asla bir Orhan Pamuk eserinde bulamadım, zaten hiçbir kitabını bitirmeyi başaramadım, birkaç yıl önceki meşhur açıklamalarından beri de artık okumuyorum keza Van Gogh'un bir manzara tablosundaki tadı da asla Picasso'nun gözü, kafası, kulağı, ağzı nerde olduğu belli olmayan tabloları ile kıyaslamam.
Bir resim eleştirmeni benim bu yorumumu “cehalet” ile değerlendirebilir, doğrudur, ancak sıradan bir vatandaş olarak baktığım şeyin neye benzediği konusunda yarım saat kafa patlatmak zorunda değilim herhalde. Ayrıca bu konuda o kadar da cahil değilim, Van Gogh, Picasso olamadıysam da bir senedir resim çalışmaları yapmaktayım.
Tabi amatörce ve kendi çapımda.
Tüm bu anlattıklarım için “Sanat için” sanat yapan sanatçılardan özür diliyorum.
Anlatmak istediğim şu;
Benim tarzım; düşünür gibi yazmak, sade ve yalın anlatım;sanki karşımda biri var da sohbet yapıyormuş gibi…
Daldan dala atlayacağım ya, işte onun alt yapısını hazırlıyorum şu anda.
Her hafta yazı yazan birisi olarak en büyük konu kaynağımız gazeteler, haberler, siyaset ve geziler. Bu kadar haberi bol bir ülkede ben bile konu sıkıntısı çekiyom desem inanmazsınız.
Orayı yazsam oraya dokunuyor, burayı yazsam buraya dokunuyor, gazeteler tamamen cinayet haberleri ile dolu, çocuk tutmuş dört yaşındaki yeğenini işkence ile öldürmüş şimdi bunu “Toplumun ruh sağlığı bozuldu” ile açıklamak mümkün mü? Herkes zor durumda ama kaç kişi böyle bir şey yapıyor?
Br kadın döve döve on dört aylık bebeğini kör etmiş. Hem de bunu yapan bir anne. Hiçbir neden bu canavarlığa bahane olmaz. Bu çocuk bu canavarlığı büyüyünce nasıl içine sindirecek? “Ne yapayım annem beni döve döve kör etmiş, kader utansın” mı diyecek?
Bu ve bunun gibi şeyleri yazmak istemiyorum. Bazı haberleri okuduktan sonra artık bende de takıntı olmaya başladı, şu kör olan çocuk haberini okudum, o gece zorla uyudum. Bazen sinirleniyorum, haberleri kapatıyorum, ama nereye kadar, birkaç gün sonra tekrar açıyorum.
Sanıyorum birçoğumuz aynı şeyleri yaşıyoruz.
Ayrıca toplumsal sorunlara duyarsız kalmak da olmuyor, ülkenin sorunları, dinleyeceksin, en azından acıları paylaşacaksın, dinlemiyorsan habersiz kalıyorsun, dinliyorsun, elinden bir şey gelmiyor.
Sanki dönme dolap gibi, biniyorsun, dönüp dönüp aynı yere varıyorsun.
En iyisi bol bol gezip gezi anılarını yazmak.
O da her zaman mümkün olmuyor tabi ki.
Neyse, ben son ABD gezimden birkaç anı yazayım da yazıyı tatlı bağlayayım.
ABD'ye gittiğimi duyan bir arkadaş espri ile karışık:
“Sen hep ABD'yi yazıyordun, şimdi de oraya mı gittin” dedi.
Ben de;
“ABD vatandaşı olmadım ya, sadece gidip göreyim dedim, millet çocuğunu bile orada doğuruyor, ben de çok şükür evladımı Giresun Doğumevinde dünyaya getirdim” diye yine şakayla karışık cevap verdim.
Neyse geçtiğimiz iki yazılık seride de anlatmıştım, en çok dikkatimi çeken şeylerden ikisi,
- Her yerde sıra var ve bu sıra olayını hiç kimse aksatmıyor
- Çalışan çok fazla sayıda yaşlı insan var. Öyle ki 75-80 yaşı civarında tahmin ediyorsunuz, çalışıyor, bilet kesiyor, servis yapıyor, sağlıklı, dinç. Bunu sorduk oradaki insanlara. Şöyle cevap aldık:
“Bunlar da emekli ama, belli bir hayat standardı var, onu devam ettirmek için böyle part-time yani yarı zamanlı işlerde çalışıyorlar.”
Yani bu insanlar emekli maaşları ile yetinmeyip ek işler yapıyorlar.
Hem de bunu yapacak güçleri var, hem de bu yaşta insanlara verecek ek iş var.
Üstelik ABD büyük krizde.
Her ne kadar koskoca ABD'nin az bir yerini görmüş olsak da, gördüğüm yerler içinde Miami çok güzeldi ama beni en çok etkileyen New York oldu. Bu arada saldırıya uğrayıp yıkılan ikiz kulelerin yerini de görmüş olduk, etrafını çevirmişler, başlanmış, yeniden yapılıyor, aynı konseptte ama bu sefer biraz farklılıklar olacakmış.
Dikkatimi çeken şeylerden bir diğeri, bu Amerikalılardan kahvaltı durumu epey farklı. Bunlar kahvaltıda kahve, şekerli çörekler ve tropikal meyve yiyorlar. Eğer yolunuz düşer de giderseniz sakın bizim anladığımız anlamda bir kahvaltı beklemeyin, bunlara razı olun. Belki mısır gevreği de yanına sürpriz olabilir. Bir de Wuffle denen üzeri çikolata soslu hamur parçası veriyorlar. İşte kahvaltıları bunlar. Peyniri, zeytini, domatesi Türkiye'de yersiniz artık.
Gezimizin ilk bölümü Turcos- Bahama adaları idi yazmıştım, bu adalara büyük turistik gemiler uğruyor. Her ne kadar adalar küçücük ise de ticaret korkunç. Tabi gemilerin uğrak yeri olması dolayısıyla dünyanın tüm ünlü markaları mağaza açmış, mücevher ve saat sektörü, parfüm mağazaları üst üste. Bulgari mi istersin, Cartier mi istersin, ne ararsan car. Tabi fiyatları da ona göre.
Dünyanın öbür ucundaki bu adaların kimsinde İngiliz bayrakları dalgalanıyor.
Rahmetli babaanneciğim eskiden :
“Dünyayı yesem iştahım yok” derdi.
Bu İngilizlerin de işi böyle,
Dünyayı yeseler iştahları yok.
İngiltere nere, bu adalar nere,
Gelip buraya bayrak dikmişler.
Tabi mesele mal, ticaret meselesi.
Ama bize burnumuzun dibindeki Kıbrıs'ı çok görürler.
Bir zamanlar kendilerinin de orada olduğunu unuturlar.
Bu İngiltere'nin neden “Topraklarında güneş batmayan ülke” ünvanı varmış biliyor musunuz?
Eskiden , çok eskiden, dünyaya o kadar yayılmış, o kadar sömürgeciymiş ki, topraklarının bir tarafında güneş doğarken, diğer tarafında güneş batarmış.
Onun için “Topraklarında güneş batmayan ülke” denirmiş.
Tabi, eskiden.
Neyse, şimdi de İngiltere'yi dilime dolayayım da, belki de ABD gibi yaza yaza bir gün de oraya gitmek kısmet olur, kimbilir…
Gelelim geziden sonra bir anıya…
ABD içinde bir yerden bir yere uçakla gideceğiz, havaalanında bekliyoruz. Grup halinde, kendi aramızda Türkçe konuşuyoruz. Yakınımızda, iyi giyimli siyahi bir beyefendi da sanki bizi dinliyor. Epey bir dinledikten sonra yanımıza yaklaşıyor ve İngilizce olarak
- Türk müsünüz diyor.
- Evet diyoruz.
Görevli olarak onyedi ay Türkiye'de kaldığını, Türkiye'den çok memnun ayrıldığını, Türkleri çok sevdiğini anlatıyor ve tüm seyahat boyunca bizleri bırakmıyor ve hatta vardığımız havalimanında bizi kendisini bekleyen kızı ile tanıştırıyor.
Kendisi ve kızını düzgün insanlar olduğunu tahmin ettiğimiz bu Türk dostu kişiler ile tanışmış olmaktan mutlu oluyor ve gideceğimiz yere ulaşmak üzere havaalanından ayrılıyoruz. Evet sevgili dostlar, bu haftalık sohbetimi burada noktalıyoruz.
Sizleri gündemden, cinayetlerden, can sıkıntısından biraz olsun uzaklaştırabildiysem ne mutlu bana.
Haftaya buluşmak üzere esen kalın.