Her nedense Avrupalı 'dostlarımız' bütün Türk düşmanlarını el üstünde tutarlar; bunları kırmızı halılar sererek karşılarlar, ödüller verirler; Kürt asıllı türkücü Şivan Perver'e de bu cümleden olarak Viyana'nın en ünlü konser salonu Konzerthaus'ta bir konser ayarlanmış! Bölücülerin bu organizasyonuna ev sahipliği yapan 'Dostumuz' ve 'müttefikimiz' Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Ficher konserden önce bir konuşma yapmış. Bu konuşmada, 'siyasî hayatının son 30 yılında Kürt sorununun çözümü için çok çaba sarf ettiğini, Kürtler arasında başkan Barzani dahil çok sayıda dostu olduğunu belirten Fischer, “30 yıl uğraşmama rağmen bu sorunun hâlâ çözümlenememiş olmasından büyük üzüntü duyuyorum. Kürtlerin de ana dillerini özgürce konuşacakları, kültürlerini yaşayabilecekleri bir vatanları olmasını diliyorum” ifadelerini kullanmış!
Bu ülke Kürt asıllı vatandaşlarımızın da vatanı değil mi? Bunu Avusturya Cumhurbaşkanının bilmemesi mümkün mü? 'Dik duruyoruz' diyen bir iktidarın bu sözlere bir cevap vermesi gerekmez mi?
Avrupalı 'doHer nedense Avrupalı 'dostlarımız' bütün Türk düşmanlarını el üstünde tutarlar; bunları kırmızı halılar sererek karşılarlar, ödüller verirler; Kürt asıllı türkücü Şivan Perver'e de bu cümleden olarak Viyana'nın en ünlü konser salonu Konzerthaus'ta bir konser ayarlanmış! Bölücülerin bu organizasyonuna ev sahipliği yapan 'Dostumuz' ve 'müttefikimiz' Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Ficher konserden önce bir konuşma yapmış. Bu konuşmada, 'siyasî hayatının son 30 yılında Kürt sorununun çözümü için çok çaba sarf ettiğini, Kürtler arasında başkan Barzani dahil çok sayıda dostu olduğunu belirten Fischer, “30 yıl uğraşmama rağmen bu sorunun hâlâ çözümlenememiş olmasından büyük üzüntü duyuyorum. Kürtlerin de ana dillerini özgürce konuşacakları, kültürlerini yaşayabilecekleri bir vatanları olmasını diliyorum” ifadelerini kullanmış!
Bu ülke Kürt asıllı vatandaşlarımızın da vatanı değil mi? Bunu Avusturya Cumhurbaşkanının bilmemesi mümkün mü? 'Dik duruyoruz' diyen bir iktidarın bu sözlere bir cevap vermesi gerekmez mi?
Avrupalı 'dostlarımızın' Kürt Irkçılığı yapanlara desteği devam ediyor. Bu cümleden olarak Avrupa Parlamentosu 3-4 Şubat tarihlerinde bir Kürt Konferansı düzenlemiş! Kongreyi düzenleyenler arasında Türkiye'nin ünlü Kürtçülerinden Yaşar Kemal ve Leyla Zana da var. Konferansa ülkemizden katılacaklar arasında kimler yok ki Kürtçü hareketin 'gönüllü' destekçilerinden 'gazeteci' Hasan Cemal, Oral Çalışlar, Ece Temelkuran ve Prof. Doğu Ergil ile BDP milletvekilleri Emine Ayna ve Sabahat Tuncel baş roldeler!
AKP iktidarı Batılı 'dostların' destekleri ile iyice azgınlaşan Kürtçü hareketi 'Açılım' siyasetiyle frenleyebileceğini zannediyor! Bu bölücü Kürtçü hareketi etkisiz kılmanın yegâne çaresi karşılarında kararlı ve gerçekten Dik Duran bir devleti görmeleridir. Fakat ne yazık ki, AKP iktidarında bu dik duruşu görebilmek mümkün değildir. 4 Temmuz 2003 tarihinde Irak'ın Süleymaniye şehrinde askerimizin başına çuval geçirten; Türk askerine yapılan bu çok ağır hakaretin sorumlusu ABD generali Ray Oiderno'nun AKP tarafından Ankara'da ağırlanıyor olması da bu iktidarın 'Dik Duruşu'nun sadece lâfta olduğunun bir göstergesi değil midir?
İsrail Cumhurbaşkanı'na Başbakanın Davos'ta çektiği 'Van Minüt' AKP'nin 'Dik Duruşu'na örnek gösterilmişti. Londra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabî gazetesinden Bakir Salah 1 Şubat 2010 tarihli 'Türkiye ABD'nin yeni Truva atı' başlıklı yazısında bakınız neler söylemiş: “Erdoğan'ın bütün eleştirilerine rağmen Türkiye'nin İsrail'le ortaklığı hâlâ sağlam. Araplar ve özellikle de Filistinliler Türkiye'ye dikkatli yaklaşmalı; zira Ankara'nın bölgesel politikaları ABD'nin çıkarlarına hizmet ediyor.”
Peki o zaman 'İsrail'e çekilen Van Minüt ne demek oluyor' diye sormak gerekmez mi?
*
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye aleyhinde verdiği kararları ile ünlüdür. Fakat bu sefer her nasılsa Türkiye'nin lehine bir karar vermişler!
Nüfus cüzdanlarına Türkçede olmayan X, W, Q ve Ĕ harfleri bulunan isimlerin kullanılmasına izin verilmediği gerekçesiyle, bazı Kürt asıllı vatandaşlarımız şikâyetçi olmuşlar. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in avukat eşi Reyhan Yalçındağ Baydemir bu şikâyetleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşımış. Davayı görüşen Mahkeme Devletimizi haklı bulmuş. Bunun üzerine Reyhan Baydemir “Bu ülkede Türk olmayan insanlar var” diyerek bu karara itiraz edeceğini söylemiş!
Bu küstahlıkların sebebi AKP iktidarıdır; bu iktidarın 'Kürt Meselesini' çözmek adına verdiği akıl almaz tavizler ve gösterdiği müsamahadır. “Bu ülkede Türk olmayan insanlar var” ne demek? Tabiî ki bu ülkede Türk asıllı olmayan insanlar var fakat biz hepimiz Türk Milletiyiz. Bu söylem bölücülüğün daniskasıdır ve ne yazık ki 'Dik Duran' AKP bu gelişmeleri sadece seyretmektedir!
Kapatılan DTP'nin yerine kurulan BDP'nin Ankara'da yapılan kongresinde tekrarlanan görüntüler bunların asla ıslah olmayacaklarının kanıtıdır. Bu Kürtçü partiye eşbaşkan seçilen zat bu ülkenin Başşehrinde, Türkiye Cumhuriyetine tehditler savurabilmektedir!
ABD ve Avrupa Birliği karşısında Türkiye'nin millî meselelerini kararlı bir şekilde savunamayan, 'Dik Duruş' gösteremeyen AKP, Yargıya, Silahlı Kuvvetlerimize ve haklarını arayan TEKEL işçilerine karşı inanılmaz bir 'Dik Duruş' sergilemektedir!
Başbakanın, Meclis'te konuşma yaparken, muhalefetten yükselen protesto sesleri üzerine, oturumu yöneten Meclis Başkanı'na: “Bunları siz mi susturacaksınız ben mi susturayım” şeklinde hitabı da bu 'Dik Duruş'un bir örneğidir ve ne yazık ki, yürütmenin Yasamaya çok açık bir şekilde müdahalesidir.
Meclis'teki kavgalı oturumda, oturumu yöneten sayın Güldal Mumcu'nun makam odasına hiddetli bir şekilde girerek, oturumu doğru dürüst yönetmesi için uyarıda bulunan, Güldal Mumcu'ya göre kendisine hakaret de eden, sonra da çıkıp televizyon ekranlarına “Ben o uyarıyı Başbakan yardımcısı olarak değil sade bir milletvekili olarak yaptım” diyebilen eski Meclis Başkanı, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın bu davranışı da yürütmenin Yasamaya karşı 'Dik Duruş'unun çok açık bir örneğidir.
İşte AKP'nin demokrasi anlayışı budur.
Bunlar demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir ülkede son derece vahim gelişmelerdir. Burada resmen Yürütmenin yasamaya müdahalesi söz konusudur.
Eski Yargıtay Başkanlarından sayın Prof. Sami Selçuk Vatan gazetesine verdiği bir mülâkatta demokrasimizin fiilî durumu hakkında şu tespiti yapmaktadır:
“Kimse kendini aldatmasın, tüm erkleri yürütme erki kuşatmıştır.”
AKP iktidarının yağdanlıklarına bakılacak olursa Demokratikleşiyormuşuz! Yargıtay üyelerinin seçimine müdahale, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na Meclis tarafından üye seçilmesi için yapılan çalışmalar, Silahlı Kuvvetlerin harcamalarının Sayıştay tarafından denetimi hep 'demokratikleşme' adına!
Silahlı Kuvvetlerin harcamaları Sayıştay tarafından tabiî ki denetlensin fakat önce Sayıştay'a Meclis'ten üye seçilmesine bir son verilsin ve Sayıştay tarafsız bir yapıya kavuşturulsun.
'Milletvekillerinin Millî Hâkimiyet'in temsilcisi olduğu' polemiği ile AKP, Anayasa Mahkemesi'nin 'meşruiyetini' sorgulama noktasına kadar varabilmiştir. Mantık şudur: '11 üye 450 üyeden nasıl üstün olabilir?'
Yani bu mantığa bakılacak olursa: “Meclis'te anayasa değişikliği için farzımuhal 450 üyenin oyuyla yapılan bir Anayasa değişikliğinin 11 üyenin üstelik 7'si tarafından iptal edilmesi demokrasiye, millî iradeye aykırıdır!”
Bu nasıl bir demagojidir? Bu 'Milli İrade' demagojisini yapanlara şu soruyu sormak gerekmez mi?
Meclis'te 550 milletvekilinin mi yoksa 3 parti liderinin mi iradesi geçerlidir?
Hürriyet gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever'in Haber Türk televizyonundaki bir tartışmada yaptığı açıklamalar gerçek bir liberal demokrat yazarın sözleri olarak dikkatle okunmalıdır. Bu tartışmada Cüneyt Ülsever, fikir namusuna ve haysiyetine sahip bir aydın olarak AKP iktidarını 2004 yılına kadar desteklediğini, bu iktidarın, 'ülkenin demokratikleşmesi yolunda adımlar atacağını' umduğunu fakat bunun gerçekleşmeyeceğini anlayınca desteğini çektiğini açıkça ifade etmiştir.
Sayın Ülsever'in aşağıda bir özetini verdiğimiz şu sözleri dikkatle ve ibretle okunmalıdır: “Levent Ersöz ve Şener Eruygur'un beni izleyip dinlettiği kanıtlandı. Dahası 28 Şubat sürecinde de hakkımda 6 ayrı dava açıldı. Hâl bu iken, o günlerde yani 28 Şubat'ta, ben her istediğimi yazdım ve hiçbir yazıma gazetemden itiraz olmadı. Oysa bugün aynı şey geçerli değil. Gazetemden 'aman Tayyip Bey'i kızdırmayalım, dikkatli ol' diye sürekli uyarılıyorum.”
İşte geliştiği, değiştiği, sivilleştiği ve demokratikleştiği iddia edilen Türkiye'nin fiili durumu budur.